|
|
July 12
|
|
|
Hilafet tartışması
Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir arasında 'hilafet' konusunda anlaşmazlık yaşanmış, Atatürk Sultan Vahdettin'in, Karabekir Paşa ise Abdülmecit'in halife olmasını istemiş.
İstiklal Harbi'nin önemli komutanları, ki pek- çok tarihçi tarafından Kuva-yı Milliye liderleri olarak nitelendirilmişlerdir. Bunlar Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak, İsmet Paşa, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir'dir. İstiklal Harbi bu liderler açısından farklı biçimlerde anlatılmış, yer yer birliktelikler, yer yer ihtilaflar söz konusu olmuştur. Kazım Karabekir Paşa, İstiklal Harbi'nin sadece Atatürk ve İnönü eksenli anlatılmasına da itiraz eder.
Karabekir'in kitabı imha edildi
Uğur Mumcu'nun 1990'da Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı ve daha sonra da kitap haline getirdiği "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli kitapta Atatürk ve Kazım Karabekir arasında geçen pekçok olay yer alıyor. Mumcu, Atatürk ile Karabekir Paşa arasında 1933 yılında Milliyet gazetesinde günlerce yer alan tartışmaları da verir. İddialara göre Atatürk "Millici" takma adıyla Karabekir Paşa aleyhinde yazılar yazar. Karabekir Paşa, Milliyet gazetesine 7 mektup göndermiş, bu mektupların sonuncusu devletin beynelmilel menfaatlerine aykırı olduğu gerekçesiyle yayınlanmamış. Bunun üzerine Karabekir Paşa, "İstiklal Harbimizin Esasları" başlıklı bir kitap hazırlamış. Ne var ki sözkonusu kitaba daha matbaada iken el konuldu. Yanısıra Paşa'nın Erenköy'deki evi basılarak kitabın nüshaları ve kitaba kaynak teşkil eden belgelere el konulmuş. Matbaada el konulan 3 bin kitap ise Topkapı dışındaki çukurlarda yakılarak imha edilmiş. Ancak Karabekir'in yakılan kitabı saklanabilen birkaç nüsha sayesinde 1951'de yayınlanabilmiş.
Atatürk halifeliği Vahdettin'e verecekti, Karabekir engel olmuş!
Uğur Mumcu'nun kitabında Karabekir'den kaynaklanan iddialara göre Atatürk halife olmak istiyordu. Bir diğer anlaşmazlık konusu da saltanatla hilafetin birbirinden ayrılması durumunda halifenin kim olacağıdır. Karabekir'in öne sürdüğü görüşe göre Atatürk Sultan Vahdettin'in, Karabekir Paşa ise Abdulmecit'in halife olmasını istedi. Karabekir: "Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'in kalmasını istiyordu. Sebep olarak da suçlu olduğundan sözümüzden çıkmayacağını, eğer Mecit Efendi halife olursa, bize zorluk çıkarabileceğini ileri sürüyordu. Buna karşı benim mütalaam şuydu: Millete baği diyen, bizi asi diye fetva çıkararak idama mahkum eden ve düşmanlarımızla birleşerek milli hükümetimize karşı Halife Ordusu gönderen bu adamı tutmak millete karşı olduğu kadar tarihe karşı da bizi küçük düşürür. " Böylece Karabekir Paşa'nın Sultan Vahdettin hakkındaki kanaatini de öğrenmiş oluyoruz.
Kazım Karabekir Paşa'nın anlattığı Atatürk ile resmi tarihin anlattığı Atatürk arasında önemli farklılıklar vardır. Karabekir Paşa, 7 Şubat 1923'te Atatürk'ün Balıkesir'de Ulucami'de verdiği ünlü hutbeyi de eleştirir. Mustafa Kemal Paşa'nın hutbe hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine, "Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısını çektiğimiz yetmez mi Paşam?. Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz. Ve neden siz başkumandan olduğunuz halde dinle hilafetle bir din adamı gibi hatta daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz? Münevverlerimiz haklı olarak bu gidişi iyi telakki etmeyeceği gibi bu yol da esasen tehlikelidir. 1921 Şubatında Şark'tan teklifimde -birtakım muhafazakarların yine işe karışarak teceddüt hareketlerinden mahrum kalacağımız endişesini arz etmiş ve memleketin yüksek mütehassıslarıyla esaslı programlar yapılarak bunların tatbikinde sebat ve sadakat lüzumunu bildirmiştir" der.
Nutuk, Resmi Tarih'in tek dayanağı mı
"Kurtuluş Savaşı, öncesi ve sonrası"nı içeren resmi tarihin yegane kaynağı olarak kabul edilen Nutuk, Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı'nda yaptığı konuşmanın metnidir. Nutuk'un Kurtuluş Savaşı'nın tek ana kaynağı olarak görülmesi ve okul kitaplarının da bu kaynak esas alınarak yazılması Karabekir Paşa'nın tepkisini çeker. Kurtuluş Savaşı'na komuta eden büyük komutanların yazdıkları hatıralar birbiriyle çelişik pek- çok konuyu içerir. Tek Parti döneminde Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve İsmet Paşa etrafında şekillendirilen bir resmi tarihe tanıklık eder. Kurtuluş Harbi ile ilgili çok çeşitli sivil kaynaklar ortaya çıkmışsa da ders kitaplarında Tek Parti döneminin ürünü resmi tarih genel hatlarıyla devam eder. Öyle ki neredeyse bir tabu haline getirilen resmi tarihle çelişen yaklaşımlar, tezler, kaynaklar yazarlarının soruşturma geçirmesine, eserlerinin toplatılmasına neden oldu.
KARABEKİR NUTUK'UN HATA VE SEVAP CETVELİNİ TUTMUŞ!
Kazım Karabekir Paşa'nın Nutuk'un tek kaynak olarak gösterilmesine itiraz eder. Mumcu'nun "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli kitabındaki bilgilere göre, 27 Mart 1945'te Milli Eğitim Bakanlığı'nda bu konu tartışılır. Tartışma, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in odasında yaşanır. Hasan Ali Yücel ve Enver Ziya Karal'ın tartıştıkları kişi Kazım Karabekir'dir. Üç kişi arasındaki görüşmeler nisan ayının ortalarına kadar sürer, toplantıda dile getirilen görüşler bir tutanağa geçirilir. Karabekir, Prof. Enver Ziya Karal'ın yazdığı kitabın ana kaynağının Nutuk olmasını eleştirerek şöyle der: "Nutuk çok yanlış ve tarafgiranedir. Nutuk'ta daha ziyade teferruat üzerinde durulmuş ve esaslar kamilen ihmal edilmiştir. Benim yakılan kırk kitabım içinde biri de Nutuk'un hata ve sevap cetveli adını taşımaktaydı. Bunda Nutuk'un yanlışları bir bir gösterilmiştir." Karabekir Paşa'nın cumhuriyet tarihinde olayların Atatürk ve İnönü etrafında toplandığına ve inkilap tarihinin seyrinde onlardan başka pekçok kimsenin emekleri olduğu halde bu cihetin işaret edilmediği şeklindeki itirazına Prof. Karal "devlet tarihi yazıyoruz" şeklinde cevap vermiş. Prof. Karal'ın tutanaklara geçen cevabı şöyledir: "Yazılan tarih devlet tarihidir. Tarih olaylarının devlet bakanları etrafında toplanması bütün devlet tarihlerinden göze çarpan gerçektir. Klasik bir ders kitabında bir olayın bütün kahramanlarını saymak imkanı yoktur. "
|
|
|
|
|
|
|
'Babam Vahdettin kederden öldü'
Babası Vahdettin'in kederden öldüğünü anlatan Sabiha Sultan" Babamla, Mustafa Kemal arasında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı. Yegane gayeleri vatanın istiklali idi. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa'nın kendisini ve imparatorluğu hain insanlar gibi göstermesinden çok müteessir olmuştur. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır" diyor
Atatürk'ün manevi kızı Ülkü İnan'ın kızı Arı İnan'ın Çağdaş Yayınları tarafından neşredilen "Tarihe Tanıklık Edenler" isimli kitabında da Sultan Vahdettin'den Atatürk'le ilgili ilginç anekdotlar yer alır. Kitapta Son Osmanlı Sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Hakkı Okday'la yapılan geniş bir söyleşi yer aldı. Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da saraydaki Erkan-ı Harbiye şubesini idare eden Okday bakın neler anlatıyor: "1920-1921. Anadolu'da Kuva-yı Milliye teşkil edilmiş, Yunanlılarla harp ediyordu. O esnada padişah, her cuma namazdan sonra odama gelirdi. Askeri durum hakkında malumat alırdı ve ne vakit milli ordumuz zafer kazansa, 'Elhamdülillah, ordularımız, İslam orduları muzafferdir" diye seviniyordu. Mustafa Kemal Paşa'yı takdir ediyordu. O zamanlarda durum hakkında malumat aldığında "Anadolu'dan gazete getirtebilir misin" dedi bana. Getirtiriz dedim ve Hakimiyeti Milliye ve Yeni Gün gazetesi getirdik. Yeni Gün gazetesini Yunus Nadi Bey neşrediyordu. Hakimiyet-i Milliye hükümet gazetesi idi. İki gazete de padişahın aleyhinde makale yazardı. Bunları büyük bir alaka ile okurdu. Bunu, Sadrazam Damat Ferit Paşa haber alınca men etmek istedi. Padişaha artık gazete verilmemesi için emir verdi. Tabii biz aldırmadık. Fakat Damat Ferit ısrar etti ve beni Büyükada'ya sürdüler. "
"Dilini koparırım senin"
İsmail Hakkı Okday söyleşide Vahdettin'in sürgünde iken etrafındakilerin Atatürk aleyhindeki sözlerine tepki gösterdiğini de bir örnek olayla şöyle nakleder: "Kızım Hümayra San Remo'da büyükbabası Sultan Vahdettin ile beraber oturuyordu ve yaşı 8 idi. Yanındaki saray kalfaları çocuğa, Mustafa Kemal Paşa aleyhinde bir şarkı öğretmişlerdi. Bunu Hümeyra günün birinde bahçede oynarken söylüyormuş. Büyükbabası Sultan Vahdettin pencereden bunu işitiyor ve Hümeyra'ya 'gel yukarı' diyor. Hümeyra sevinerek koşuyor. Zannetti ki, büyükbabası onu taltif edecek. Çünkü paşanın aleyhinde söylediği için "aferin" diyecek. Hoplaya zıplaya odasına giriyor. 'Gel buraya kızım. Sen bu şarkıyı bir daha söylersen dilini koparırım' demiş. 'Mustafa Kemal Paşa büyük bir askerdir, memleketi kurtardı. Böyle şarkı olmaz. Bir daha söylemeyeceksin' demiş."
Hilafet Ordusu'ndan haberi bile yokmuş!
Murat Bardakçı'nın "Şahbaba" isimli kitabında da İsmail Hakkı Okday'ın bazı notları yer alır. Bu notlarda Okday, Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'nın idam hükümünü hiçbir zaman tasdik etmediğini belirtir, "Bu hüküm, Damat Ferit'in kuklası olan zavallı şeyhülislam tarafından verilmiş bir fetvaya dayanmaktaydı" der. Okday, Kuva-yı Milliye'ye karşı kurulmuş olan Hilafet Ordusu teşkilindeki mesuliyetin de sadece Damat Ferit'e ait olduğunu vurgular. Okday, "Damat Ferit'in bir Hilafet Ordusu kurma niyetinde olduğunu sultana bildirdiğim zaman, bu hususta hiçbir malumatı bulunmadığını ve Türk'ü Türk'e kırdırmanın zalimce bir iş olacağını söylemişti. Görüşmemizden 24 saat sonra sultan beni odasına çağırdı ve Hilafet Ordusu hakkında söylediklerimi Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın yanında da tekrar etmemi söyledi. Damat Ferit şiddetle haykırdı ve 'Efendimiz, bu büyük bir yalan ve palavradır.. Damadınıza bu bilgileri verenler yalancılar ve hainlerdir... bu manasız dedikodular derhal tekzip edilecektir" dedi. Hilafet Ordusu bu tekzibe rağmen bir hafta sonra kuruldu.
Şahbaba'da Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan'ın şu sözleri de yer alıyor: Babam padişah olmadan evvel ve veliahd iken en çok tanıdığı ve takdir ettiği Mustafa Kemal Paşa idi. Yaveri idi ve onunla Almanya seyahatini de yapmıştı. Mustafa Kemal Paşa da ona çok bağlı ve hürmetkardı. Memleketin en feci durumunda başa geçen babam, mücadelenin ancak Anadolu'da devam edebileceğine inanmış ve Mustafa Kemal Paşa'yı-bu işi tek başarabilecek insan saydığından-Anadolu'ya kaçmaya teşvik etmiştir. Bunu bize söylediği gibi, bu kararlaşınca yanından çıkıp yaverler odasına giren Başyaver Naci Paşa, diğer yaverlere bunu gizlice tebşir etmiş ve 'Hele şükür, efendimiz Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya geçmeye ikna etmişler!' demiştir. Rahmetli Yümni Paşa da bunu gayet iyi bilirdi. Aralarında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı:
Evvel birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş gibi hareket edilecek, iş hangi yönden selamete götürülürse sonra birleşecekler. Yegane gaye vatanın selameti, kurtulması ve istiklali olacaktı. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa'nın sözünü tutmadığından, kendisini ve imparatorluğu hain insanlar gibi göstermesinden çok, ama çok müteessir olmuş ve bunu asla hazmedememiştir. 'Biz her şey olabiliriz. Cahil, tecrübesiz, hatalı bir siyasete kapılmış olabilir ve zararlar da verebiliriz, amma Osmanoğlu olarak nasıl vatan haini olabiliriz? Bizi en iyi tanıyan Mustafa Kemal Paşa bunu nasıl söyler' der, derin bir keder içinde kavrulurdu. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır. Ben kızı olarak ve ölümüne kadar başucunda olan en sevdiği insan olarak şunu bütün şerefimle temin ederek ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün şan-şeref dolu varlığını ortaya koyarak söylemek isterim ki: Babam asla hain değildir. En koyu, sağlam bir vatanseverdi, öyle yaşamış, öyle ölmüştür" Sabiha Sultan'ın anlatığına göre Vahdettin'e yüklenilen kötülüklerin tek müsebbibi, Damat Ferit'tir.
ATATÜRK'TEN GEÇ GELEN İTİRAF
Yine Şahbaba'da yer alan bir anekdot, Atatürk'ün Vahdettin hakkında Nutuk'ta söylediklerinden çok farklı bir tutumundan sözediliyor. Hamdullah Suphi Tanrıöver'den nakledilen anekdot şöyledir: Vahdettin'in ölüm haberi geldiğinde Adana'da bulunan Atatürk'ün sofrasında Hamdullah Suphi de vardır. Atatürk, "Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı'nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki.." demiş. Bu sözleri Hamdullah Suphi kuzeni Fethi Sami Baltalimanı'na aktarmış. Fethi Sami Sultan Vahideddin'in ablası Mediha Sultan'ın torunudur. Vahdettin İstanbul'u terketmeden bir süre önce yanında bulunan ve kıymetli taşlar ve elmaslarla süslü Hz. Osman'a ait olduğu söylenen el yazması Kuran-ı Kerim'i Topkapı Sarayı'na iade ettiği biliniyor. Kalabalık maiyetiyle İstanbul'dan ayrılan Sultan Vahideddin yokluk, zaruret ve vatan hasreti içinde San Remo'da can verdi. Mezarının Anadolu'ya daha yakın olduğu için Şam'da defnedilmesinin tercih edildiği söylenir.
Yaptığı fedakarlık ile iç harbi önlemişti
II. Abdulhamit'in torunu Ertuğrul Osman, geçen yıl Yeni Şafak'ta yayınlanan bir röportajda Vahdettin'in yaptığı fedakarlığın iç harp çıkmasını engellediğini savunur. Vahdettin'in Anadolu hareketine destek verdiğini belirten Osman şöyle konuşuyordu: "Sultan Vahdettin, eğer fedakarlık yaparak yurtdışına çıkmasa idi iç harp çıkardı. İleriki safhalarda birtakım gelişmelerden sonra, içeride kalması halinde iç savaş çıkabileceği düşüncesi ile fedakarlık yaparak vatanından ayrılmayı tercih etti. Vahdettin, başından beri Mustafa Kemal Paşa'ya destek veriyordu. Mustafa Kemal, sultanın bilgisi ve emirleri ile hareket ediyordu. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı, 'Biz Anadolu'daki hareketi desteklemiyoruz' demesine rağmen, sürekli olarak Anadolu'daki gelişmelerden haberdar oluyor, maddi ve manevi destek veriyordu. Hatta Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkabilmesi için, İngilizlerden ve Fransızlardan izin bile almıştı."
|
|
|
|
|
|
|
Mustafa Kemal'le Sultan Vahdettin diz dize
Mustafa Kemal, Küçük Mabeyn'de Sultan Vahdettin'le yaptigi son görüsmeyi (15 Mayis 1919), sonradan Cumhuriyet devrinde söyle anlatmistir:
"Yildiz Sarayi'nin ufak bir salonunda Vahdettin'le adte diz dize denecek kadar yakin oturduk. Saginda, dirsegini dayamis oldugu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Bogaziçi'ne dogru açilan pencerelerinden gördügümüz manzara su: Birbirine muvazi hatlar üzerinde düsman zirhlilari, bordalarindaki toplar sanki Yildiz Sarayi'na dogrulmustu....Manzarayi görmek için, oturdugumuz yerlerden baslarimizi saga, sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmuyacagim su sözlerle konusmaya basladi: - Pasa, pasa, simdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunlarin hepsi tarihe geçmistir. Bunlari unut. Asli simdi yapacagin hizmet hepsinden mühim olabilir. Pasa, pasa devleti kurtarabilirsin ! dedi. - Hakkimdaki teveccüh ve itimadi arz-i tesekkür ederim, elimden gelen hizmette kusur etmiyecegime emniyet buyrunuz, dedim.
Sonra: - Merak buyurmayiniz efendimiz, dedim, nokta-i nazar-i sahanenizi anladim. Irade-i seniyye olursa hemen hareket edecegim ve bana emir buyuruklarinizi bir an unutmuyacagim. - Muvaffak ol ! Hitab-i sahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çiktim.
Seryaver Naci Pasa koridorda elinde ufak bir mahfaza içinde bir sey tutuyordu: - Zat-i Sahane'nin ufak bir hatirasi, dedi.
Kapagin üstünde Vahdettin'in inisyalleri islenmis bir saatti. - Peki, tesekkür ederim, dedim.
Saati yaverim aldi. Sonra Yildiz Sarayi'ndan çiktigimiz ve hareket etmek üzere oldugumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatle, ayaklarimzin patirtisini isizmekten korkarak, saraydan uzaklastik"
|
|
|

|
Vatanını seven biriydi
Bülent Ecevit'in son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin'in 'vatan haini' olmadığını söylemesi ile başlayan tartışmalar devam ediyor. Vahdettin konusunda ak-kara şeklinde ortaya çıkan görüşler dışında orta yolu takip eden tarihçiler ve aydınlar da var. Ancak ağırlıklı görüş Vahdettin'in kesinlikle vatan haini olmadığı yönünde...
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit'in son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin hakkında söyledikleri bir anda gündemi değiştirdi. CHP ve DSP eski lideri Ecevit'in görüşleri şaşkınlık meydana getirdi. Ecevit'in Vahdettin'in vatan haini olmadığını söylemesi, resmi tarih tartışmalarını da yeniden canlandırdı. Vahdettin konusunda ak-kara şeklinde ortaya çıkan görüşler dışında orta yolu takip eden tarihçiler ve aydınlar da var. Vahdettin hakkında resmi tarihi ve Nutuk'u dayanak alanlara göre durum tartışılmayacak kadar açıktır; "Vahdettin şahsi çıkarları için düşmanla işbirliği yaptı, Milli Mücadele'ye savaş açtı, haindir." Vahdettin Olayı'na çeşitli boyutlardan bakmayı tercih eden orta yolcu tarihçi ve aydınlara göre Vahdettin hatalı bir siyaset izlemekle birlikte vatan haini değildir. Prof. Dr. Murat Belge de fikirleri yüzünden Vahdettin'i vatan haini ilan etmenin yanlış olduğunu söyler.
Hainlikle suçlamak haksızlık
Prof. Mete Tuncay Vahdettin'in siyasi anlamda yanlış işler yapmış olabileceğini, ancak hainlikle suçlamanın da haksızlık olduğu görüşündedir. Tunçay, "Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin'in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, cumhuriyetin kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız" derken, Prof. Mim Kemal Öke'ye göre Vahdettin ne haindir ne de Milli Mücadele'yi başlatan gizli kahramandır.
Vahdettin'in Saray'a yakın bazı çevrelerin baskı ve telkiniyle Atatürk'ü Anadolu'ya gönderdiğini belirten Öke, "Vahdettin Atatürk'ün ne yapacağını da biliyordu, buna rağmen bu projeye onay ve maddi destek verdi. Atatürk'ün idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur" diyordu. Prof. Dr. Şerafettin Turan ise Ecevit'in başlattığı tartışmaların fayda sağlamayacağını ifade ederek, "Şahbaba diye kitaplar da var, Vahdettin'i öven. Necip Fazıl da Vahdettin'e 'vatan kurtaran' diyor. Vahdettin için Kurtuluş Savaşı için '40 bin altın verdi' diyenler var. Belgeler ortada olduğu halde, 30 yıldır tartışılıyor. Vahdettin de, İngilizlerin kucağına atlayarak memleketi kurtarmak istemiş. Anlaşılan yöntemi farklıydı. Şimdi Türkiye'de Osmanlı'yı göklere çıkarma modası var. Bence Osmanlı'nın hatası, sevabı tarihe göçmüştür. Geçmişi överek orada yaşamaya olanak yok. Bu tartışma Ecevit'e bir şey getirmese bile memlekete zarar getirir. Ecevit bunu yazdığı anda beni karşısında bulur" demeyi tercih ediyordu.
"Vatan dostu olmasa bile konu tartışılmalı"
Star gazetesi yazarlarından Halit Kakınç da Sultan Vahdettin'e olumlu bakmadığını ifade etmekle birlikte resmi tarihin eleştirilmesine taraftardır. Bülent Ecevit'in sözleri üzerine başlayan tartışmalara dahil olan Kakınç, Necip Fazıl'ın yasaklı kitabından Vahdettin'le ilgili iddiaları alıntılayarak sıralar. Bu alıntılarda Vahdettin'in Atatürk'e Milli Mücadele'yi başlatması için para yardımı yaptığına ilişkindir.
Kakınç, "Son Osmanlı padişahı ile ilgili olarak Ecevit'in başlattığı tartışmanın bugüne uzanan temel kaynağı bu söz konusu kitap hâlâ yasak. İddiaları her ne olursa olsun, tüm yasaklara karşı bir insan olarak, bu kitaptan bazı pasajlar aktaracağım. Tartışmayı, bu aktarmaların ardından, somut veriler üzerine daha sağlıklı biçimde yürütürüz" diyordu. Kakınç bir başka yazısında da yine Necip Fazıl'ın kitabını kastederek, "Ben, son Osmanlı padişahı hakkındaki görüşlerimi yazdım. Vatan dostu olduğu görüşüne katılmıyorum. Fakat böyle bir kararı da yüz kızartıcı, utanç verici buluyorum. Gelin şu kararı kaldırın. İddiayı ilk kaynağından okuyalım. Katılalım veya katılmayalım, ama seviyeli bir biçimde tartışalım" diyordu.
İlk itiraz Necip Fazıl'dan gelmişti
Sultan Vahdettin olayı daha önceki dönemlerde de gündeme geldi, tartışıldı. Kuşkusuz böyle bir tartışmanın gündeme gelmesinde merhum Necip Fazıl Kısakürek'in büyük bir katkısı var. Resmi teze aykırı olarak bu konuda ilk kitap 1968'de Necip Fazıl tarafından yayınlandı. Necip Fazıl'ın büyük gürültü koparan kitabı ilk olarak 1968'de Bugün gazetesinde tefrika edildi, ardından Toker Yayınları tarafından, "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" adıyla neşredildi. Necip Fazıl kitabında resmi tarih tezine aykırı olarak Sultan Vahdettin'in Milli Mücadele'yi desteklediğini, Mustafa Kemal Paşa'ya bu konuda önderlik etmesi için yüklü miktarda para yardımı yaptığını öne sürdü. Necip Fazıl'ın Vahdettin'i aklayan kitabının başına bir sürü iş geldi, defalarca toplatıldı, dava açıldı, beraat etti. Kitap hala yasaklılar listesinde. Necip Fazıl'dan sonra Sultan Vahdettin hakkında neşredilen ikinci kitap Sultan Vahdettin'in yaverlerinden Tarık Mümtaz Göztepe'ye ait. Vahdettin lehindeki kitap 1978'de İki cilt olarak yayınlandı. Kitabı, "Osmanoğullarının Son Padişahı Vahideddin Mütareke Gayyasında" ve "Osmanoğulları'nın Son Padişahı Vahideddin Gurbet Cehenneminde" ismiyle Sebil Yayınları bastı. Göztepe'nin kitabı Vahdettin'in sürgün hayatını içerdiği için ilk önemli kitap. Ancak bu konudaki asıl belgesel çalışma Murat Bardakçı'nın Şahbaba'sı oldu.
ATATÜRK'Ü DESTEKLEMİŞTİ
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı tarihçi Prof. Ahmet Akgündüz de "Vahdettin hain miydi? tartışmalarına Zaman gazetesine verdiği bir görüşle katıldı. Akgündüz, 1922'den sonra Vahdettin hakkında söylenen hiçbir ithamı tarihsel kaynak olarak kabul etmediğini belirterek, "Siyasi demeçler belge olmaz. Vahdettin çok iyi yetişmiş bir diplomattır. Vatanı için hayatını, sülalesini feda etmiştir" diyordu. Akgündüz, Vehbi Vakkasoğlu'nun da "Son Bozgun" adlı kitabında yer verdiği Fevzi Çakmak kaynaklı bir iddiaya atıfta bulunarak, "Anadolu'da kurtuluş hareketi başlatmak için Osmanlı Genelkurmayı Erenköy'de günler süren toplantı yapıyor. 'Kimi bu işle görevlendirelim' tartışması yapılıyor. Burada çıkan isimlerden biri Mustafa Kemal. Neticede karar Mustafa Kemal lehine veriliyor. Bunu 19 Mayıs'tan 3 ay önce söylüyorlar. Heyet Vahdettin'e giderek kararı iletiyor. Mustafa Kemal'in cumhuriyetçi olduğunu, saltanatı yıkıp kendisini devirebileceğini de söylüyorlar. Vahdettin ise 'Vatan ve millet tehlikede. Vatanım kurtulsun da kim neyi kurarsa kursun. Getirin Mustafa Kemal'i görüşmek istiyorum' karşılığını verir" diyordu.
İç şavaş çıkmaması için vatanını terketti
Bülent Ecevit'in gündem yaratan sözlerinin ardından tartışmalara katılan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. İlber Ortaylı da Vahdettin'in hain olarak nitelendirilmesinin yanlış olacağını belirtiyor. Ortaylı, "Son padişah İstanbul'a dahi hükmedemez ve Osmanlı mülkünün yediği darbede de kimse onun fikrini sormamıştır. Anadolu savaşının önderlerinin idam fetvasına göz yummak dışında da önemli bir hatası olduğunu söyleyemiyoruz. Gene Kuva-yı Milliye'ye karşı örgütlenen birlikler ondan çok Damat Ferit hükümetinin İngilizlerle işbirliğinin eseridir. Hanedan damadı olan bu ahmak politikacıya kısa sürelerle de olsa görev vermek, padişahın diğer önemli hatasıdır" diyor. Ortaylı o dönemde pekçok insanın Kuva-yı Milliye'ye İttihatçı girişimi olarak baktıklarını da ifade ederek, "Herkes Anadolu harekâtını İttihatçı biliyordu. Bir kavmin siyasi trajedisi bu kadar kolay bir şekilde çözümlenemez. Padişah artık mukadder yıkımı kabul etmiş ve bir iç savaştan kaçınmak için Türkiye'yi terketmiştir. Zaferi kutlamadığı görülüyor. Aksine bir gözlem ortaya çıkmadıkça, bu da bir hatadır" diyordu. Vahdettin ve Atatürk'ün karşı karşıya geldiklerini ifade eden Ortaylı sözlerini şöyle noktalıyor: "Ama dost oldukları zaman da vardır. Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu sürgündeki hanedanın bir ananesi ve takdire değer tavrıdır. Bunları da bilmek gerekir."
İhanetle alakası yoktu
Prof. Reşat Kaynar "Vahdettin'in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin'in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk'ün Nutuk'ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin'in en büyük kusurunun Sevr'in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin'i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin'in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır" diyordu. Vahdettin hakkında yazılmış çok önemli belgesel bir biyografi olan "Şahbaba" kitabının yazarı Murat Bardakçı ise Vahdettin'in, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği içinde olduğunu kaydediyor,' iki tarafı birden idare edip zaman kazanma' çabasının ihanet olarak yorumlandığını belirtiyor. Bardakçı, Vahdettin'in hatıralarında, 'Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım' dediğini zikrederek, "Osmanlı tarihinin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alakası yoktur" diyordu.
|
|
|
Atatürk'e millî mücadele görevini Vahdettin verdi
Mustafa Kemal'in Anadolu'ya milli direnişi örgütlemek amacıyla bizzat Sultan Vahdettin tarafından gönderdiğini vurgulayan tarihçiler," Atatürk çok geniş yetkilerle donatılmıştı. Atatürk'le Vahdettin'i birbirlerine yakınlaştıran nedenlerden biri ise Enver Paşa'ya karşı paylaştıkları olumsuz hislerdi" diyorlar.
Nuriye Akman'ın 11-14 Haziran 1995'de Sabah'ta İsmet Bozdağ'la yaptığı söyleşinin önemli bir kısmı Sultan Vahdettin hakkındadır. Akman'ın röportajında Bozdağ, Abdulhamit'in kızı Şadiye Sultan'dan dinlediği bir iddiaya göre Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa'ya 40 bin altın vermiştir. Vahdettin bu parayı kıymetli atlarının satışından elde etmiştir. Bozdağ, Ahmet İzzet Paşa ve Sebahattin Selek'in de kabul ettiği gibi Mustafa Kemal Paşa'ya verilen yetkilerin çok geniş olduğunu, hatta böyle bir görev Osmanlı tarihinde sadece Köprülü Mehmet Paşa'ya verildiğini ifade eder. Sultan Vahdettin'in hain olmadığı görüşünü savunanların başında ünlü tarihçi Yılmaz Öztuna geliyor. Öztuna, halen tartışılan ve sorumluluğu son Osmanlı Padişahı Vahdettin'e yüklenen Sevr Anlaşması
| 1918'de Sadrazam, 1921'de de Hariciye Nazırı olan Ahmet İzzet Paşa, Atatürk'ü Anadolu'ya Sultan Vahdettin'in gönderdiğinden çok emin olduğunu ifade etmektedir. İzzet Paşa, Nehir Yayınları'ndan çıkan "Feryadım" isimli hatıratının 214. sayfasında bu konuyu şöyle dile getirir: "Bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıtalardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir. Benim bildiğim Babıali bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan Ferit Paşa'nın Sadaret makamında olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşayla benim kabinelerimizin seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa'nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi'ne verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu. Bu haller açıkça gösterirki bu memuriyet resmi hükümetin değil, Padişahın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti Saray'dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır." |
hakkındaki resmi tarihçilerden kaynaklanan yaygın görüşlerin aksini savunur. Öztuna "Devletler ve Hanedanlar" isimli eserinin ikinci cildinde Sultan Vahdettin ve Sevr Anlaşması hakkında şunları söylüyor: "Sevr'i yalnız Yunanistan Hükümeti, parlamentosu ve Kralı tasdik etti. Sultan Vahideddin, topladığı Saltanat Şurası'nda tek çekimser oya karşılık ittifakla muahedenin kabul edilmesine rağmen muahedeyi imza ve tasdik etmedi. Böylece diğer karşı taraf devlet başkanlarınca tasdikini de önlemiş oldu ve bu yüzden muahede yürürlüğe girmedi, kadük kaldı ve o andan itibaren tadili için çalışmalara başlandı." Öztuna geçtiğimiz günlerde gündeme gelen tartışmalarla ilgili olarak bir gazeteye verdiği görüşte şöyle diyordu: "Sultan Vahdettin'in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler 'hain' kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali'nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi'nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit'in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir."
Atatürk ile Vahdettin'in ortak paydası Enver Paşa'ymış!
Mirliva Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya milli bir direnişi örgütlemek amacıyla Sultan Vahdettin'in gönderdiğine inananların arasında Sultan Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'ya sempatiyle bakan Sadrazamı Ahmet İzzet Paşa da vardır. Ahmet İzzet Paşa, Mondros Mütarekesi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'a davet eder. Amacı kuracağı kabinede Mustafa Kemal Paşa'ya Harbiye Nazırı olarak görev vermektir. Bu görevlendirme bazı nedenlerden dolayı gerçekleşmez. Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'in şehzadeliği döneminde yaptığı Almanya seyahatinde yaveri olarak bulundu. Atatürk, mütarekeden sonra İstanbul'a giderek pek çok siyasi temaslarda bulundu. O günlerde özel yazışmalarını "Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari Sabık Yıldırım Grubu Kumandanı Mirliva Mustafa Kemal" ünvanıyla yapıyordu.
Anadolu İhtilali isimli iki ciltlik eserinde Sabahattin Selek, Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'ya büyük bir itimat duyduğunu, bu nedenle geniş yetkileri içeren 9. Ordu Müfettişliğine ilişkin iradei seniyenin ivedilikle çıkarıldığını kaydeder. Hatta atamayla ilgili muamelelerin tamamlanmasında çok acele edildiğine dikkat çeker. Selek, Atatürk'ün siyasi kıskançlık yahut saltanat ve hükümet nazarında kuşkulu bir kişi olduğu iddiasıyla ordu müfettişliği gibi bir bahaneyle İstanbul'dan uzaklaştırıldığı şeklindeki iddiaları son derece çürük bulduğunu belirterek, "Kendisine verilen görevin önemi ve geniş yetki, bu kabil iddiaları çürütmektedir" der. Selek, Vahidettin ile Atatürk'ün en azından Enver Paşa'ya karşı aynı olumsuz hisleri paylaştıklarına dikkat çekerek, "Bu ortak his onları az çok birbirine yaklaştırmış olmalıydı. Kaldı ki Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa'nın ancak büyük işlerle tatmin olacak mizacını biliyor ve muhtemelen onun şahsında mevcut güçlüklerin yenilmesinde iki taraf için de karlı neticeler sağlayacak bir müttefik görüyordu" der.
Mareşal Çakmak'ın sır gibi sakladığı gerçek
Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen "Son Bozgun" adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak'ın ağzından Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal'in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler. Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım'a ´Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe." Fevzi Paşa'nın Fitnat Hanım'a anlattıkları şöyle yer alır sözkonusu kitapta: "Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.
"Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."
Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:
"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?" "Haşa Padişahım." "Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?" "Haşa Padişahım." "Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?" "Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir." "O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."
Hiç düşünmeden cevap verdim:
"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:
"Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa'yı göreceğim."
Ay-Yıldız'ı da desteklemiş
"Anadolu İhtilali" isimli iki ciltlik eserinde Sabahattin Selek de Sultan Vahidetttin'in Mustafa Kemal Paşa'yı görevlendirmesiye ilgili tartışmalara değinir. Selek, Sultan Vahideddin'in Mustafa Kemal Paşa'ya milli mücadeleyi açmak üzere bir Hattı Hümayun verdiğine ilişkin belgenin varlığını kabul eder, ancak bu belgenin Atatürk tarafından kullanılmasına gerek olmadığı şeklinde bir yoruma gider. Vahdettin'in Atatürk'e olumlu hisler beslediğini belirten Selek, Mevlanzade Rıfat'tan yaptığı bir alıntıda, Atatürk'ün mütareke döneminde Ay-Yıldız isimli bir teşkilat kurduğundan bahseder. Alıntıda, "Bu cemiyetin kulaktan kulağa fısıldanan programı yer yer başlayan ve Osmanlı devletinin taksimini hedef tutan, ecnebi işgallerine karşı durmak, ordunun Harbi Umumideki mağlubiyet şerefsizliğini kaldırmaya çalışmak idi. Sultan Mehmet Vahideddin hazretleri bu cemiyetten dahi haberdar olmuş ve bu cemiyetin riyasetinde, veliahtliğinden beri yaveri olan Mirliva Mustafa Kemal Paşa'nın bulunmasından memnun olarak -bütün mesaisi neşriyat ve propogandaya münhasır olan- Vilayat-i Şarkiye Müdafaai Hukuk Cemiyeti'yle bu cemiyetin temas edip ittihadını arzu eylemişti" ibareleri yer alıyor.
Vahdettin parasızlıktan ilaçlarını alamamıştı
Yakın tarih konusunda ün kazanmış tarihçilerden Cemal Kutay da Vahdettin konusunda Resmi Tarih'e aykırı tespitlerde bulunanlardan. Nuriye Akman'ın 11-14 Haziran 1995'de Sabah'ta Kutay 'la yaptığı söyleşilerin önemli bir kısmı Sultan Vahdettin hakkındadır. Kutay, Akman'ın "Siz bugün Vahdettin'i vatan haini kategorisine sokmuyorsunuz?" sorusuna, "Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Bunu Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo'da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. Bakın Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey'i çağırıp sayım yaptırdı gitmeden evvel. Nuriye Hanım, oradan kaşıkçı elmasını alıp gidebilirdi. Hakkıydı, ailesinin çünkü. Kesinlikle bunlar namusu müeccem" şeklinde cevap veriyordu.
|
|
|
July 08
|
|
|
|
Lozan Antlaşması
Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin, milletlerarası planda resmen tanındığı antlaşma.
24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, Rusya, Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalandı.
Osmanlı Devleti'ni yıkıp, topraklarının paylaşılması için çıkartılan Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sonunda başlatılan Türk İstiklâl Harbinden sonra, işgalci devletler ile 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesi (ateşkesi) imzalanmıştı. İşgalci devletler ile kesin bir antlaşma yapılması için, Türkiye, 4 Ekim 1922 tarihindeki notasıyla, görüşmelerin İzmir’de başlatılmasını istedi. İşgalci devletler, İzmir’de Yunan mezalim ve tahribatını görmezlikten gelmek için, İsviçre’nin Lausanne şehrini tercih etti. Konferansın 13 Kasım 1922’de başlayacağını ilan edip, Türkiye’de iki hükümet olduğu telakkisiyle, görüşmelere katılması için Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve İstanbul’daki Osmanlı Sultanı Altıncı Mehmed Hana (Sultan Vahideddin Han) müracaat ettiler. TBMM, bu duruma son vermek için, 1 Kasım 1922 günü çıkarılan iki maddelik bir kanunla, Saltanat ve Osmanlı Hükümetinin, 16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilâf devletlerince resmen işgalinden itibaren kaldırıldığını kabul ve ilan etti. 600 yıldan fazla hükümran olan Osmanlı Hânedânına son verilerek, Lozan Konferansına TBMM hükümeti, tek başına katıldı.
13 Kasım 1922’de başlayacağı ilan edilen konferans, 20 Kasım'da başlatıldı. Lozan Konferansında TBMM’ni, Hâriciye Vekili (Dışişleri Bakanı) ve Edirne Mebusu İsmet Paşa (İnönü) başmurahhaslığında, Sıhhiye Vekili (Sağlık Bakanı) ve Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur, Trabzon Mebusu Hasan Bey (Saka) murahhaslar, yirmi dört müşavir, sekiz kâtip, bir mütercim, gazeteciler ve askerlerden meydana gelen heyetle temsil etti. İngiltere heyetini İstanbul fevkalâde komiseri Sir Horas Rumbolt ve Musul Petrol İşletmesi Şirketinin idare heyeti başkanı Lord Curzon; Fransa adına Şark Fevkalade Komiseri General Pelle; İtalya’yı İstanbul Fevkalade Komiseri Marki Camille Garoni ve Sezar Montanya; Japonya’yı Roma Büyükelçisi Baron Hayaşi, Baron Uçiyai; Yunanistan’ı Elefteryos K. Venizelos ve Demeter Kaklamanos; Romanya’yı Konstantin Dimondy, Konstantin Konseska; Sırp-Hırvat-Sloven Krallığını Dr. Milotin Yuvanoviç; Bulgaristan’ı Bogdan Morfot, Dimitri Stanciof, M.Stambulhu, M.Kinstantoderof; Rusya adına M.Çiçerin, M.Rekefski ve M. Medivani; Portekiz’i M. M. Pereyre; Belçika’yı M. Beletzer ve Amerikan müşahitlerinden M. Caylnd, M. Gru ve Amiral Bristol temsil edip, katıldılar. Konferansa, ev sahibi olarak, İsviçre Cumhurbaşkanı Hab, başkanlık yaptı. 21 Kasım 1922’de, konferansta görüşülecek meseleler için komisyonlar kuruldu. Askerî ve Arazi Komisyonu Başkanlığına Lord Curzon; Azınlıklar ve Yabancılar Komisyonu Başkanlığına Marki Garroni; Malî ve İktisadî Komisyon Başkanlığına Fransa temsilcisi M. Barriere seçildiler.
TBMM’nin Lozan Konferansındaki programı, 28 Ocak 1920 günü, son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin kabul ettiği Misak-ı Millî (Millî And) hükümleriydi. Bu hükümler şunları ihtiva ediyordu: 1) Musul, Kerkük ve Süleymaniye ile, 2) Batı Trakya’nın Anavatan’a katılması; 3) Kapitülasyonların kaldırılması; 4) Azınlıklara üstün haklar verilmemesi; 5) Boğazlar ile İstanbul’un emniyetinin sağlanıp, bütünüyle hakimiyetimizde kalması.
Görüşmeler, ilk hafta dostça geçti. İkinci hafta, devlet borçları, kapitülasyon, Musul vilayeti ve İstanbul’un boşaltılması meselelerinde, anlaşmazlık çıktı. TBMM heyetine, İngiltere Murahhası Lord Curzon ve Yunanistan Murahhası Elefteriyos Venizelos, çok zorluk çıkardılar. 4 Şubat 1923 tarihinde görüşmeler kesilerek, heyetler geri döndüler.
20 Kasım 1922 - 4 Şubat 1923 tarihleri arasında devam eden Birinci Lozan Konferansında, 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında “Esirlerin Değiştirilmesi” hakkında mukavele imzalandı.
Birinci Lozan Konferansında; 1) Edirne’nin İstasyon Mahallesi Karaağaç, Yunanlılara bırakıldı. 2) Karadeniz’den Akdeniz’e kadar Türkiye ile Bulgaristan ve Yunan hudutları, askersiz hâle konuldu. 3) Türkiye-Irak hududunun tespiti, Milletler Cemiyeti kararına bırakıldı. 4) Türkiye’ye verilen İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada ile, Yunanistan’da kalan Limni, Midilli, Nikarkarya, Sakız, Sisam adalarının askersizleşmesi kararı verildi. 5) Rodos ve Oniki Ada’nın İtalya’ya bırakılması kabul edildi. 6) İstanbul ve Çanakkale boğazlarının iki yakasından on beşer kilometre derinliğindeki bölgelerin askersiz olması; Trakya’daki 8000 kişilik Türk jandarma sayısının 5000’e indirilmesi kararlaştırıldı. 7) İstanbul’da 12.000 asker bulunduracak olan Türkiye’nin; Boğazlar Komisyonuna başkanlık etmesi ve boğazlardan geçişin serbest bırakılması kararlaştırıldı. 8) Kapitülasyonların kaldırılmasına karar verildi. 9) Azınlıklara verilen hakları, Türkiye’nin, Milletler Cemiyeti kefaletinde tanıması kararlaştırıldı. 10) Borçlar meselesinde Türkiye’nin, hissesine düşen onbeş milyon altın lirayı, otuz yedi yıl içinde ödemesine karar verildi. 11) Yunanistan’dan hiçbir harp tazminatı istenmemesi, karara bağlandı.
4 Şubat 1923’te kesilen görüşmeler, İngiltere ve Fransa’daki asker ailelerinin tesiriyle meydana gelen umumî efkârın (kamuoyunun) arzusu üzerine, TBMM murahhasları Lozan’a davet edilerek, yeniden başlatıldı. 23 Nisan 1923’te başlayan ve 23 Temmuz’a kadar üç ay süren İkinci Lozan Konferansında; TBMM murahhasları aynı kalmasına rağmen müşavir heyetinde değişmeler oldu. İngiltere ve İtalya başmurahhasları değişip, ABD de, bir murahhas gönderdi.
İkinci Lozan Konferansı; 1) Arazî ve siyasî, 2) Malî ve yabancıların oturma hakları, 3) İktisadî işlere ait olmak üzere, üç komisyon biçiminde çalışarak, maddelerin görüşülmesini sıraya koydu. Uzun müzakereler ve arada yine görüşmelerin kesilmesine yol açan, çetin münakaşalar oldu. İngiltere’nin ısrarıyla, yine bir “Ermenistan kurulması” hususu öne sürülerek; Doğu Anadolu’da veya Suriye hududunda (Adana ile Maraş ve Gaziantep’te) dünyanın çeşitli yerlerine dağılıp yurtsuz kalan Ermeniler için “Yurt” verilmesinde, Fransızlar da talepte bulundu. Türk karasularına yakın ufak ve kayalık Meis Adasının Türkiye’ye ait olduğu ısrar edilmişse de, İtalyanlar, burayı işgallerinde tutmakta diretmişlerdir. Bir de Tuna Irmağı yatağındaki, 5000 Türk-İslâm nüfuslu Adakale, Romanya’nın ısrarı üzerine onlara bırakıldı. TBMM'nin, ısrar edip, murahhaslara talimat verdiği Yunanistan’dan tamirat adı ile harp tazminatı alınması isteği de, şiddetle reddedilerek, “Yoksul Yunanlılar”ın bunu veremeyeceğine karar alınmış, ancak Karaağaç İstasyonu Türkiye’ye geri verilmiştir.
Lozan Antlaşması, Lozan Üniversitesi salonunda, 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika devletleri ve Boğazlara ait mukavelenâme bölümünü Sovyet Rusya murahhası, İstanbul’da imza etmiş, bütün müzakerelere katıldığı hâlde Yugoslavya heyeti, borçlar meselesinde, ülkelerine düşen hisseye itiraz ettiğinden anlaşmayı imzalamamıştır. Lozan Antlaşmasının TBMM’de görüşülüp, kabul edilmesi için partisiz Birinci dönem Mebuslar Meclisi yerine, ikinci dönemde Halk Fırkasının adayları seçilerek, 11 Ağustos'ta tek parti mensubu mebuslar Ankara’da toplanarak, 21 Ağustos’ta antlaşmanın kabulü için çıkarılacak kanun taslağının görüşmeleri başladı. Lozan Antlaşmasının tasdiki için çıkarılacak kanun görüşülürken, mevcut 227 mebustan 213’ü kabul ve 14 mebus red oyu vermiştir. İtirazlarına sebep de, Mersin mebusu, Türklerin Yüreğir boyu hânedânına mensup Niyazi Ramazanoğlu’nun, İskenderun ile Antakya’yı, Halep ile Rakka’nın dışarıda bırakılarak, yüz binlerce Türkmen’in Fransa boyunduruğunda bulundurulmasını tenkit etmesi idi. Bursa mebuslarından Necati Bey de, Boğazlar ve Batı Trakya meselelerinden şikâyetle itirazlarda bulundu. Eski Maarif vekillerinden Vasıf Çınar, Tekirdağ mebusu Faik Öztrak, Şükrü Kaya, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi Beyler ve red oyu veren on dört milletvekili; İstanbul’da Rum Patrikhanesi'nin imtiyazlı durumunu, gayrimüslimlere vatandaşlığın da üstünde olan dokunulmaz haklar tanınmasını, Yunanistan’dan hiç tazminat alınmayıp, Türkiye’ye ait Edirne-Karaağaç İstasyon Mahallesiyle yetinilmesini tenkit ediyorlardı. Malatya mebusu İsmet Paşa, 23 Ağustos 1923 günü sabah ve öğleden sonraki iki oturumda, Lozan Antlaşması görüşmelerinde karşılaşılan büyük güçlükleri ve getirdiği iyilikleri anlatan izahlarda bulundu. 23 Ağustos gecesi, geç vakitte yapılan oylamada Lozan Antlaşması, TBMM tarafından ekseriyetle kabul edildi. TBMM, söz konusu antlaşmayı, çıkarılan, 340, 341, 342, 343 numaralı kanunlarla tasdik etti. Bu antlaşma, 19 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girdi.
Yeni Türk Devleti temsilcileri, Lozan’a giderken son Osmanlı Mebuslar Meclisinin aldığı Misak-ı Millî kararlarını kabul ettirmek ve gerçekleştirmekle vazifeliydiler. Ancak, bunlardan hemen hemen hiç biri Türkiye lehine halledilmediği gibi, verilen tavizlerden de gereği gibi faydalanılamadı. Bunlardan önemli olanları:
1. Musul meselesi: İngilizler, Musul’un arazisinden ziyade petrollerine tâlip bulunuyorlardı. Ancak, İnönü’nün, öncelikle toprağa hakim olması gerekirken, petrollerde ısrar etmesi, İngiltere’nin reddine ve meselenin hallinin Milletler Cemiyetine bırakılmasına yol açtı. Milletler Cemiyeti ise, Musul’u Irak’a teslim ederken, Türkiye’ye Musul petrollerinden, yirmi beş sene müddetle ve sadece yüzde on gibi cüz'i bir hisse verdi. Ancak Türkiye, ileriki senelerde bu hisseyi de almaya muvaffak olamadı. Irak ise, başlangıçta petrollerin gelirini İngiltere’ye bırakmakla birlikte, kısa bir süre sonra, bu hakların tamamına el koydu.
2. Batı Trakya ve Ekalliyetler (azınlıklar) Meselesi: Sevr Antlaşması ile, Türkiye toprakları işgal altına alındığında, ilk önce istiklal mücadelesini başlatan ve bir hükümet kurmağa muvaffak olan, Batı Trakya Türklüğü idi. Ancak onların Yunan hakimiyetinden kurtulmak için giriştikleri kanlı mücadele dikkate alınmadan, Batı Trakya, Lozan’da feda edildi. Bu arada İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler dışında, Türkiye’deki bütün Rumlarla Yunanistan’daki bütün Türkler değiştirilecekti. (Bkz. Ahali Mübadelesi) “Ekalliyetlerin himâyesi” bölümünde yer alan bu haklardan, Yunanistan azami ölçüde istifade ederken, Türklerin hiç işine yaramadı. Batı Trakya Türklüğü, unutulmaya ve Yunanlıların insafına terk edildi. Neticede, aradan geçen 70 yıl içerisinde, Batı Trakya’da Türkler, çoğunluktan azınlık durumuna düşürüldüler.
3. Batum Meselesi: Misak-ı Millîye göre, Batum’un geleceği, halkın oyuna müracaatla belirlenecekti. Batum, Birinci Dünya Harbi sonunda imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'yla da Anavatan’a kavuşmuştu. Ancak, Moskova Antlaşmasıyla cüz'i bir yardım karşılığı Ruslara bırakılan Batum için, Lozan’da en küçük bir girişimde dahi bulunulmadı.
4. Kıbrıs ve 12 Adalar meselesi: Ayastefanos Antlaşması'nın ağır hükümlerini atlatabilmek maksadıyla, İkinci Abdülhamid Han, vaktiyle, geçici olarak Kıbrıs’ın idaresini İngilizlere bırakmıştı. Birinci Dünya Savaşının başlarında İngiltere, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak ettiğini bildirdi. Türkiye’nin tanımadığı bu ilhak kararı, Lozan Konferansına kadar problem olarak kaldı. Lozan Muahedesinin 20 ve 21. maddeleriyle, Türk murahhasları, bu ilhakı kabul ve tasdik ettiler.
Yine Ege Denizindeki, Türkiye’ye yakın 12 adanın İtalyanlara terki de, aynı şekilde meydana geldi. Daha sonra İkinci Dünya Harbinde Almanların işgaline uğrayan bu adalar, Türkiye’ye teklif edilecek, fakat, o zaman Türkiye’nin başında bulunan İnönü tarafından reddedildikten sonra, Yunanlıların hakimiyetine verilecektir.
Neticede, Lozan'ın bir zafer olmadığı ve hezimet olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
|
|
|
|
|
|
|
Lozan Anlaşması Nedir?
Lozan Anlaşmasının Türkiye Cumhuriyeti Tarihindeki Yeri ve Önemi nedir? Anlaşmanın tam içeriği nasıldır?Maddeleri nelerdir? Tüm bu sorulara makalemizde cevap bulacaksınız. Lozan Anlaşmasının Türkiye Cumhuriyeti Tarihindeki Yeri ve Önemi
Konferansa Hazırlık, Görüşme Konuları ve Katılan Devletler
Kurtuluş Savaşı ezici zaferimizle sona ermiş, düşman denize dökülmüştü. Şimdi sıra, yeni Türkiye Devleti'ni bütün dünyaya resmen kabul ve tasdik ettirmeye gelmişti. Bu amaçla İtilaf Devletleri, Türk barış antlaşmasının şartlarını tesbit etmek için T.B.M.M Hükümetini 13 Kasım 1922'de Lozan'da yapılacak olan konferansa davet ettiler(28 Ekim 1922). T.B.M.M Hükümeti bu öneriyi kabul etmiş fakat Lozan ile Türkiye arasındaki haberleşmenin zor olduğunu ileri sürerek bu konferansın İzmir'de yapılmasını teklif etmiştir. Bu önerinin kabul edilmemesiyle birlikte ortaya antlaşmanın tarafsız bir ülkede yapılması fikri gelmiştir. Bunun üzerine T.B.M.M Hükümeti İtilaf Devletleri'nin teklif ettiği Lozan (Lausanne) kentinde toplanma önerisini kabul etmişlerdir. Tabi ki yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini belirleyecek olan bu konferansa yetkili olarak gidecek kişi de çok önemliydi. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Bakanlar Kurulu bu konuda endişe duyuyorlardı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tecrübeli diplomatlara sahip değildi. Osmanlı Devleti'nin tecrübeli diplomatlarından da yararlanılamazdı. O halde temsilciler T.B.M.M nin kadrosundan seçilmeliydi. Bakanlar Kurulu başkanı Rauf Bey (Orbay) heyetin başında Lozan'a gitmek istedi fakat Mondros Ateşkes Antlaşmasını Rauf Bey imzalamıştı. Yapılan bu hatadan sonra Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey'in isteğini kabul etmedi ve Mudanya Ateşkes Görüşmeleri'nde büyük başarı sağlayan İsmet Paşa'yı (İnönü) bu görev için uygun gördü. Fakat İsmet Paşa Bakanlar Kurulu'nda değildi. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Kemal'in (Tengirşek) istifasını sağlamış ve İsmet Paşa'yı boşalan yere yerleştirmek için uğraşmıştır. 26 Ekim 1922'de de İsmet Paşa Bakanlar Kurulu'na Dışişleri Bakanı olarak girmiştir.Bu aşamadan sonra İsmet Paşa, Trabzon milletvekili Hasan Bey (Saka) ve Sinop milletvekili Dr. Rıza Nur Bey'den oluşan delegeler kurulu kendisine yardımcı olmak üzere 25 kişilik bir heyet oluşturmuşlardır (Temsilciler Kurulu).
T.B.M.M , Temsilciler Kurulu'na Lozan Konferansı'nda izleyeceği strateji hakkında bilgi vermiştir. Önemle değinilen 3 konu vardır. Misak-ı Milli : Bu antlaşmada temel ilke Misak-ı Milli kabul edilecekti. Ermeni Sorunu : Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Ermeni Yurdu oluşturma fikri asla kabul edilmeyecekti. Kapitülasyonlar :Kapitülasyonlar da kesinlikle kaldırılacaktı. Bunun üzerine Temsilciler Kurulu 13 Kasım 1922'de başlayacak olan konferansa gitmek üzere 5 Kasım 1922'de Ankara'dan ayrılmışlardır. 11 Kasım'da Lozan'a varan heyet görüşmelerin geç başlayacağı haberini almıştır. Bunun üzerine heyet başkanı İsmet Paşa bunu protesto etmiştir. İsmet Paşa'nın bu tavrı üzerine İtilaf Devletleri temsilcileri özür dilemiş ve konferansın 20 Kasım 1922'de başlayacağını kesin olarak dile getirmişlerdir. 20 Kasım'da toplanan konferansa İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya katılmıştır. Türkiye bu ülkelere karşı tek başına idi. Türkiye'yi destekleyen tek bir ülke yoktu konferansta. Boğazlarla ilgili görüşmeler sırasında konferansa Ruslar ve Bulgarlar da katıldı. A.B.D. sadece bir gözlemci bulunduruyordu. Temsilciler Kurulu'nun görevi çok zor görünüyordu. Çünkü bu konular sadece 3-4 yıllık meseleler değildi. Yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bunları iki ana başlıkta toplayabiliriz. Türkiye-Yunanistan Meseleleri : Doğu Trakya'daki sınırların çizilmesi, Ege Adaları, Türkiye'de oturan Rumlar ve Yunanistan'da oturan Türkler'in yer değiştirmesi, Yunanistan'ın Türkiye topraklarında yaktığı yıktığı tahrip ettiği yerler için vermesi gereken savaş tazminatı... Türkiye ile Diğer Avrupa Devletleri Arasındaki Meseleler : Bu meseleler de siyasal ve ekonomik olmak üzere ikiye ayrılır : Batılı Devletler Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışıyorlardı. Azınlık Haklarından ve Kapitülasyonlardan da yeterince yararlanıyorlardı. Oysa ki Türkiye Devleti kurucuları tam bağımsız olmak ve Batılı Devletlere verilmiş her türlü ayrıcalığı kaldırmak istiyorlardı. Tam bağımsızlık denildiğinde akla siyasi, milli, iktisadi, adli, askeri, kültürel... gibi her alanda bağımsızlık geliyordu. Ama tabi ki Batılı Devletler sahip oldukları hakları kaybetmek istemiyorlardı. Ekonomik sorunların başında Batılı Devletlerden alınan borçlar geliyordu. Bunların dışında da Musul ve Boğazlar meselesi görüşülecek konuları meydana getiriyordu. Görüşmelerin Başlaması ve Kesilmesi :
Konferans çalışmalarına söz verdiği süreden 1 gün gecikmeli olarak 21 Kasım 1922 tarihinde başladı. Temsilciler Kurulu Başkanı İsmet Paşa ilk gün yaptığı konuşmada şunları söylemiştir : "Türk milletinin, insangücü üstündeki fedakarlıklara katlanmak suretiyle, medeni insanlık arasında derin bir hayat kuvvetine sahip milletlere özel olan varlık ve bağımsızlık hakkı ile, büyük bir yer kazandı." Konferansın iki buçuk ay süren ilk bölümü kağıt üzerinde sonuçsuz kalsa da, mantıklı, kararlı ve haklı tutumu ile Türk delegeleri bu dönemi üstün geçirmişlerdir. Kağıt üstünde bir sonuç olmasa da Yunanistan, Fransa ve İtalya ile sınırlarımızı istediğimiz şekle kavuşturmuşuzdur. Fakat Osmanlı borçları, kapitülasyonlar,boğazlar ve Irak sınırı gibi meseleleri gibi konularda anlaşma sağlanamadığı için konferans 2 Şubat 1923 günü dağılmıştır. 23 Nisan 1923 günü tekrar toplandı. Konferansın ikinci bölümüne İngiltere'nin uzlaşmaz delegesi Lord Curzon yerine Horace Rumbold atandı. Türkiye'yi bu dönemde de İsmet Paşa temsil ediyordu. Ayrıca gelişmeleri düzenli olarak T.B.M.M. Hükümeti'ne bildiriyordu. İlkelerinden ödün vermiyor, gerektiğinde de tavır koyuyordu. Temsil Heyeti'nin çabaları sonucunda 24 Temmuz 1923'de Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma her biri ayrı konuları kapsayan 17 ayrı ekten oluşmaktadır. Lozan Barış Antlaşması'nın Esasları ve Önemi :
Lozan Barış Antlaşması, Türk tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Çünkü Batılı Devletler ile Türkiye Devleti arasındaki ilişkiler bu antlaşma ile yeniden düzenlenmiştir. Bu antlaşma ile Batılı Devletler Türkiye Devleti'nin milletlerarası alanda bağımsız, bütün diğer devletlerle eşit, onurlu bir devlet olduğunu kabul etmiş ve artık Osmanlı Devleti'nin sona erdiğini kabullenmiştir. Antlaşma şu bölümlerden oluşmaktadır. Antlaşmanın Esasları
Sınırlar :
Güney Sınırı (Suriye Sınırı) :
20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması ile tesbit edilen sınırlar bu antlaşmada da onaylanmıştır. b) Irak Sınırı :
Irak İngiltere himayesi altında idi. Irak sınırı bu antlaşma ile belirlenememiştir. Zaten önemli olan Musul'du. Fakat İngiltere Musul'u bırakmak istemiyordu. Bu yüzden bu sorun daha sonra konuşulmak üzere ertelendi. c) Batı Sınırı :
Bu sınır Misak-ı Milli'ye göre çizildi. Mudanya Ateşkes Antlaşması ile tesbit edilen Meriç Irmağı sınırı aynen kalmıştır. Batı Trakya ve Ege Adaları geri alınamamıştır. Ayrıca Yunanistan Türkiye'ye savaş tazminatı yerine Karaağaç ve yöresini verecekti. Bozcaada ve İmroz Türkiye'de kalacaktı, Midilli, Sakız ve Sisam Yunanlılar'a verilecek, fakat adalarda asker bulundurmalarına izin verilmeyecekti. Kapitülasyonlar :
Türkiye'nin istediği gibi yüzlerce yıldır gelişime ve ilerlemeye engel olan kapitülasyonlar Lozan Antlaşması ile tamamen kaldırılmıştır. Azınlıklar :
Yeni Türkiye Devleti'nin içinde yaşayan bütün azınlıklar artık birer Türk vatandaşı sayılmışlardır.Doğu Trakya'daki Türklerle Anadolu'daki Rumların yer değiştirmesine karar verilmiştir. Fakat İstanbul'daki Rumlar ve Trakya'daki Türkler yer değiştirmeyecekti. Savaş Tazminatları :
Türkiye, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılmasından dolayı ödemesi gerektiği savaş tazminatını ödemeyi haklı olarak reddetmiştir. Yunanistan'ın Anadolu'daki hasarlarını ödemeleri için istekte bulunmuştur. Bu istek kabul edilmiştir fakat Yunanistan'ın maddi durumu o günlerde pek iyi değildir. Bu yüzden Türkiye Karaağaç ve yöresini alması halinde tazminat isteğinden vazgeçeceğini belirtmiştir. Yunanistan da bu isteği kabul edip Karaağaç ve çevresini Türkiye'ye veriştir. Devlet Borçları :
Osmanlı Devleti'nin Batılı Devletler'den aldığı borçlar Türkiye'den isteniyordu. Fakat Türkiye borçların Osmanlı Devleti'ne ait olduğunu belirtiyor ve borçları ödemeyi reddediyordu. Sonunda borçların Osmanlı Devleti'nden ayrılan devletleri paylarına düşen miktarı ile ödenmesine karar verilmiştir. Türkiye de payına düşen miktarı kağıt para olarak taksitli şekilde ödemeyi kabul etmiştir. Boğazlar Meselesi :
Boğazlar Türkiye'ye şartlı olarak verildi. Şartlardan biri boğazların trafiğini bir komisyonun kontrol etmesiydi. Bu komisyon başkanlığını Türkiye'nin yapacağı uluslararası bir komisyon olacaktı. Diğer şart ise boğazların her iki kıyısının 15km çevresinin askerlerden arındırılması idi. Ayrıca boğazlardan tarafsız ve askeri niteliği olmayan gemiler her zaman geçebileceklerdi. Fakat savaş halinde Türkiye boğazları istediği gibi kullanabilecekti. İstanbul'un Boşaltılması :
Bu antlaşmanın T.B.M.M. tarafından onaylanmasından sonraki altı hafta içinde İstanbul'daki ve boğazlardaki İtilaf Devletleri kuvvetleri bu bölgeleri boşaltacaklardı. 2 Ekim 1923 günü İtilaf Devletleri generalleri ve askerlerinin son kafileleri, Dolmabahçe önünde Türk bayrağını ve Türk askerini selamladıktan sonra yurdumuzu terk etmişlerdir. Türk ordusu 4 gün sonra İstanbul halkının coşkulu gösterileri arasında İstanbul'a girmiştir. Bu yüzden 6 Ekim günü her sene İstanbul'un kurtuluşu olarak kutlanır. Antlaşmanın Önemi
Lozan Barış Antlaşması ile yeni Türk Devleti'nin yıkılmış Osmanlı Devleti'nin toprakları üzerine kurulmuş, genç, yeni ve uluslararası alanda eşit haklara sahip tam bağımsız bir devlet olduğu kesinlik kazanmıştır. Türk Devleti bu antlaşma ile 4 senelik bir savaştan yenik çıkan ve 4 sene sonra bütün büyük devletlerle eşit şartlara ulaşarak antlaşma yapan ve varlığını kabul ettiren bir devlet olarak büyük başarıya sahip olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün Lozan Antlaşması ile ilgili söylediği birkaç söz aşağıdadır : "Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir süikastın çöküşünü bildirir bir belgedir. Osmanlı Devri'ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!" "Osmanlı Devleti eski antlaşmalar adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağı idi. Hıristiyanlar'a ayrıcalık tanınmıştı. Osmanlı Devleti'nin, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan yabancıları yargılama hakkı yoktu. Kendi ülkesinde bulunan Türk unsurlarından aldığı vergiyi yabancılardan alamazdı. Ülkeyi bayındırlaştıramaz; demiryolu, okul yaptıramazdı. Bu gibi girişimlere yabancı devletler engel olurdu."
|
|
|
|
|
|
|
Türklerin Anadolu’yu Yurt Edinmeleri
1- Anadolu’ya Türk akınları: Anadolu’ya ilk Türk akınları, 4. yüzyılda Hunlar, 6. yüzyılda Sibirler tarafından yapıldı. Bu akınlar, Anadolu’ya yerleşme amacıyla yapılmamıştır. Anadolu’yu yurt edinmek amacıyla gelen ilk Türkler ise Oğuzlardır. Oğuzların Anadolu’ya akınları Çağrı Bey zamanında başlatıldı. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasına kadar sürdü. Bu akınlar, keşif yaparak yeni bir yurt arama amacına yönelikti.
PASİNLER SAVAŞI Selçuklu Devleti’nin Sultanı Tuğrul Bey’in komutanlarından Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ın, Bizans kuvvetleri tarafından tuzağa düşürülerek şehit edilmesi üzerine İbrahim Yinal ile Kutalmış Anadolu’ya sefer yapmakla görevlendirildi. Türk ve Bizans ordusu Pasinler ovasında karşılaştı. Sonuç: • Bizanslılar bozguna uğratıldı • Selçukluların Bizans’a karşı kazandığı ilk büyük zaferdir.
TUĞRUL BEY VE ALPARSLAN ZAMANINDA ANADOLU’YA YAPILAN AKINLAR Pasinler Savaşından sonra Anadolu’ya akınlar devam etti. Tuğrul bey zamanında Sivas’a kadar olan yerlerde Bizans’ın savunma gücü kırıldı. Alp Arslan Azerbaycan’a geldi. Van şehrini aldı, Gürcistan’ı fethettikten sonra Kars yakınlarındaki Ani kalesini ele geçirdi. Selçuklu Türkleri zamanında 1071’e kadar Anadolu’ya yapılan bu akınlar keşif hareketi niteliğindeydi.Bu akınlar Bizans’ın direncini yıpratmış. Türklerin Anadolu’yu yakından tanımalarını sağlamıştır.
2- Malazgirt Meydan Savaşı(1071) Nedenleri: • Bizans imparatoru Romanos Diogenes’in , Türklerin akınlarını durdurmak istemesi • Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine engel olmak istemesidir. Sonuçları: • Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı.Türkler Anadolu’ya yerleşmeye başladılar. • Türkiye Tarihinin başlangıcı kabul edildi. • Anadolu’da ilk büyük beylikler kuruldu.
3- Anadolu’da Kurulan İlk Türk Beylikleri Anadolu’nun fethine katılan beyler burada aldıkları yerlere yerleştiler ve beylik kurdular. Kurulan bu ilk Türk devletleri, Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulunmuşlardır.
DANİŞMENTLİLER (1071-1178) Sivas, Tokat, Çorum, Yozgat ve Malatya dolaylarında kurulmuştur. Kurucusu Danişmed Gazi’dir.Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Danişmentliler Beyliğine son verdi.
SALTUKLULAR (1072-1202) Anadolu’da kurulan ilk Türk Devleti’dir. Erzurum ve çevresini ele geçiren Ebülkasım tarafından kurulmuştur.Beyliğin en güçlü hükümdarı İzzettin Saltuk oldu. Anadolu Selçuklu devleti Erzurum’u alarak bu beyliğe son verdi.
MENGÜCEKLİLER (1072-1277) Alp Arslan’ın komutanlarından Mengücek Gazi’nin Erzincan ve çevresinde kurmuş olduğu bir beyliktir. Anadolu Selçukluları tarafından yıkılmıştır.
ARTUKLULAR (1102-1408) Selçuklu komutanlarından Artuk Bey’in oğulları tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulmuştur. Bu beylik üç kola ayrılmıştır. • Hasankeyf Artukoğulları: Eyyubiler bu kola son verdiler. • Mardin Artukoğulları-Karakoyunlular bu kola son verdiler. • Harput Artukoğulları : Anadolu Selçukluları tarafından ortadan kaldırılmıştır.
B- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1075-1308) 1- DEVLETİN KURULUŞU
Devletin kurucusu Süleyman Şah (1015-1086)’ tır.
Süleyman Şah; • Anadolu’yu fethetmekle görevlendirilen Büyük Selçuklu komutanlarındandır.Bizanslıların iç karışıklığından yararlanarak İznik’i aldı ve Anadolu Selçuklu devletini kurdu. • Melikşah’ın üzerine gönderdiği Komutan Porsuk’u yendi. • Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırlarını Fırat’a kadar genişletti. • Suriye Selçuklu sultanı ile yaptığı savaşta yenildi ve öldü. I. Kılıç Arslan; • Melikşah’ın ölümünden sonra Anadolu’ya geldi ve babasının kurduğu devletin başına geçti.Başkenti İznik’ten Konya’ya taşıdı. • Birinci Haçlı Seferleri sırasında Haçlılarla mücadele etti. I. Mesut; • Bizanslılarla ve II. Haçlı seferleri sırasında Haçlılarla savaştı. II. Kılıç Arslan • Döneminin en önemli olayı Miryokefalon Savaşıdır.
MİRYAKEFALON SAVAŞI Nedeni: Haçlıların Anadolu’da yarattığı huzursuzluktan yararlanıp Türkleri Anadolu’dan atmak istemeleridir. Sonuç: • Bizanslılar Türkleri Anadolu’dan atma düşüncesinin hayal olduğunu anladılar. • Bu zafer Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu ve hep böyle kalacağını kesinleştirdi.
2- DEVLETİN YÜKSELİŞİ I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile gelişme dönemi başlar. I. Gıyaseddin Keyhüsrev; • Antalya Şehrini ele geçirdi.
I. İzzettin Keykavus • Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan Sinop’u aldı. Burada bir tersane yaptırdı.
Alaaddin Keykubat zamanı devletin en parlak dönemidir.Bu dönemde: • Anadolu Türk birliği sağlanmış. • Alanya fethedilerek burada bir tersane yaptırılmıştır. • Celaleddin Harzemşah ile 1230 yılında Yassı Çemen’ de karşılaşılmış ve Harzemşahlar yenilmiştir.
I. Alaaddin Keykubat zehirlenerek öldürülünce yerine oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev sultan oldu. 3- ANADOLU SELÇUKLULARI VE HAÇLILAR Haçlı Seferlerinin Nedenleri: A. Dini nedenler: Hıristiyanların başta Hz. İsa’nın doğum yeri olan kutsal toprakları geri almak istemeleridir. B. Ekonomik nedenler: İslam ülkelerine göre fakir olan Avrupalılar zengin İslam ülkelerini ele geçirmek ve rahat etmek istiyorlardı. C. Siyasi neden: Selçuklu Türkleri Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdi Bunun üzerine Bizans İmparatoru Papa’ya başvurarak yardım istemiş, İstanbul Türklerin eline geçerse Avrupa’nın da tehlikeye gireceğini bildirmişti.
Karadan ve denizden sekiz Haçlı Seferi yapılmıştır. En önemli olanları birinci, üçüncü ve dördüncü olanlarıdır. Haçlı Seferlerinin Sonuçları: a) Siyasi Sonuçları • Avrupa’da derebeylik rejimi zayıfladı. Krallar güçlendi. • Anadolu’daki Türk ilerleyişi bir süre durdu. b) Dini sonuçlar • Avrupa’da din adamlarına ve kiliseye güven sarsıldı. c) Ekonomik sonuçlar • Akdeniz’de ticaret gelişti. Akdeniz limanları gelişti. d) Teknik sonuçlar • Haçlı Seferleri sonunda matbaa, pusula, kağıt, barut gibi birçok yenilikler Avrupalılar tarafından öğrenildi.
4- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNİN DAĞILIŞI
I. Alaaddin Keykubat’ın ölümünden sonra başa geçen sultanlar devleti iyi yönetemediler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Baba İshak adında bir Derviş’in çıkardığı isyan zorla bastırıldı.Zamanında devlet iyice zayıfladı bu dönemde İran’ı alarak Anadolu’ya giren Moğollarla Kösedağ Savaşı (1243) yapıldı.
Kösedağ Savaşı’nın sonuçları: II. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğollara karşı yenildi. Anadolu birliği bozuldu. Anadolu Selçuklu Devleti üstünlüğünü kaybetti. Moğollar Erzincan, Sivas ve Kayseri’ye geldiler.
II. Mesut’un 1308’de ölmesiyle Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır.
C- ANADOLU TÜRK BEYLİKLERİ Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol baskısıyla dağılma dönemine girmesiyle sınırlardaki uç beyleri bağımsızlıklarını ilan ettiler.Kurulan bu beyliklerin bazıları şunlardır:
Karamanoğulları: Konya-Karaman Germiyanoğulları: Kütahya-Emet-Tavşanlı Aydınoğulları: Aydın-Birgi-İzmir Candaroğulları: Kastamonu-Sinop Osmanoğulları: Söğüt-Domaniç Karesioğulları: Balıkesir-Çanakkale Hamitoğulları: Isparta-Burdur, Eğirdir-Antalya Menteşeoğulları: Muğla Ramazanoğulları: Adana’nın batısı ve İçel Saruhanğulları: Manisa-Menemen ve Turgutlu Dülkadiroğulları: Adana-Maraş-Elbistan Eretna Devleti: Erzurum-Erzincan, Sivas ve Tokat
Beyliklerin ortak özellikleri: Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Moğol egemenliğinin Anadolu’da sona ermesiyle kurulmuştur. Yıldırım Beyazıt döneminde bir çoğu Osmanlı egemenliğine girmiş. Ancak Ankara Savaşından sonra tekrar kurulmuşlardır. Bu beyliklerin, yasal parçalanmaya neden olmalarına rağmen Anadolu’da Türk kültür ve uygarlığına olumlu katkıları olmuş Anadolu’nun Türkleşmesine ve bulundukları yörelerin bayındır hale gelmesi için çalışmıştır.
D- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE TÜRK DENİZCİLİĞİ
Türk denizcilik tarihinde ilk donanma Çaka Bey tarafından oluşturuldu. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Antalya, Alanya ve Snop’ta tersaneler kuruldu. Anadolu Beylikleri döneminde Aydın, Menteşe, Karesi, Saruhan, Hamitoğulları, Candaroğulları beylikleri donanma kurmuşlardır.
E- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK
DEVLET YÖNETİMİ: Devletin başında Sultan ünvanı verilen bir hükümdar bulunurdu. Devlet ve ülke hükümdar ailesini ortak malı sayılırdı. Devlet işleri Divan denen kurulda görüşülürdü. Divana vezir başkanlık yapardı. Ülke eyalet adı verilen bölümlere ayrılmıştı.Eyaletleri hükümdar ailesinden olan Melikler yönetirdi. Eyaletlerde askerlik işlerine Subaşılar , adalet işlerine Kadılar bakardı.
ORDU VE DONANMA Anadolu Selçuklularda ordu, sultanın şahsına ait askerler (hassa ordusu) Türkmenler ve ikta sahiplerinin besledikleri askerlerden oluşurdu.Anadolu Selçukluları donanmaya önem verdiler. Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında tersaneler kuruldu. Oluşturulan donanma ile hem deniz ticareti geliştirildi hem de kıyıların güvenliği sağlandı.
SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeleriyle burada her bakımdan gelişmeler oldu. Halk şehirli, köylü ve göçebe olmak üzere üçe ayrılıyordu. Şehirlerde ticaretle uğraşanlar tarafından kurulan Ahi teşkilatları vardı. Bu teşkilatın içinde zanaatkarların iş kollarına göre Loncaları olurdu. Ahi teşkilatı şehirlerin güvenliğini sağlar yönetimde etkili olurdu. Ticaret yolları güvenceye alındı.Kervansaraylar yaptırıldı. Anadolu Selçuklularında topraklar, devlet malı olarak kabul edilir ve “Miri arazi” olarak adlandırıldı. Miri arazi; Has, ikta, mülk ve vakıf arazi olarak ayrıldı.
YAZI, DİL VE EDEBİYAT Anadolu Selçuklu Devleti döneminde halkın Türkçe konuşmasına karşı bilim dili Arapça’ydı. Edebiyat ve devletin resmi dili Farsça idi. Karamanoğlu Mehmet bey Anadolu Selçuklu Devleti’nin veziri olduğu sırada devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan etti. Mevlana Celaleddin Rumi, yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin Türk düşünce ve edebiyat hayatında önemli yerleri vardır.
BİLİM VE SANAT Anadolu Selçuklu sultanları bilim adamlarına, yazar ve şairlere çok değer verirlerdi. Medreselerde dini bilgilerin yanında matematik, tıp, felsefe ve gökbilimiyle ilgili derslerde okutuldu. Türkler Anadolu’nun her tarafında saraylar camiler, mescitler, medreseler, imaretler, hastahaneler, kervansaraylar, hamamlar, köprüler, surlar, kaleler ve tersaneler yaptırdılar. Bu eserler çok güzel çiniler, taş ve tahta oymalar, kabartma yazılar ve nakışlarla süslendi. Halıcılık ve maden işçiliğinde de ileri gitmişlerdi.
F- MOĞOLLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİ
1- MOĞOLLAR Moğol devleti Cengiz Han tarafından kurulmuştur(1196). Moğolistan’da kurulan bu devletin başkenti Karakum’du. Cengiz Han’ın ölümünden sonra imparatorluk; Kubilay hanlığı, Altınorda Devleti, Çağatay Devleti ve ilhanlılar olmak üzere dörde ayrıldı.
2- ALTINORDA DEVLETİ Altınorda Devleti , Moğol İmparatorluğunun parçalanmasından sonra Karadeniz’in kuzeydoğusunda kuruldu(1227). Devletin kurucusu Batu Han başkenti Saray şehriydi. Timur’un arka arkaya yapmış olduğu seferler bu ülkenin gücünü yitirmesine neden oldu. Altınorda Devleti’nin topraklarında , Kırım, Kazan, Özbek ve Sibir Hanlıkları ortaya çıktı.
3- TİMUR DEVLETİ Devletin kurucusu Timur’dur. Belh şehrinde emir ilan edildi(1369). Timur doğuda Hindistan’dan batıda Anadolu’ya güneyde Basra Körfezi’nden kuzeyde Ukrayna’ya kadar uzanan ülkelere egemen oldu. Osmanlı Devleti Padişahı Yıldırım Beyazıt’la yaptığı Ankara savaşını kazandı. Ölümünden kurduğu devlet parçalanarak küçük beyliklere ayrıldı. Özbekler, 1507 yılında Timur hanedanının hakimiyetine son verdiler.
4- BABÜR DEVLETİ Kuzey Hindistan ile Afganistan’da kurulan bir Türk devletidir.Devletin kurucusu olan Babür Timur ailesindendir. Babür devletinin bir diğer ünlü hükümdarı olan Şah Cihan Agra’da dünyanın en güzel anıtlarından biri olan Taç Mahal’i yaptırdı.Babür devleti Hindistan’ı sömürge haline getiren İngilizler tarafından yıkıldı.(1858)
5- AKKOYUNLULAR Devlet 15 y.y.’da Doğu Anadolu’da Kara Yülük Osman Bey tarafından kuruldu. Akkoyunlu hükümdarlarından uzun Hasan Otlukbeli Savaşında Osmanlı Padişahı Fatih’e yenildi. Uzun Hasan’ın ölümünden sonra ülke zayıf düştü. Şah İsmail , Tebriz’i alarak bu ülkeye son verdi.
6- KARAKOYUNLULAR Oğuz boyundan olan Karakoyunlular 14. yüzyılın ikinci yarısında Erzurum’dan Musul’a kadar olan bölgede bir Türk devleti kurdular. Kurucusu Bayram Hoca’dır. Akkoyunlular, Tebriz’i alarak bu devleti yıktılar (1469).
G- MOĞOLLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK
DEVLET YÖNETİMİ • Moğollar devlet yönetiminde Uygur Türklerine görev verdiler. Moğol Devleti’nin başında çok geniş yetkilere sahip bir hükümdar bulunurdu.Devlet Cengiz Han’ın koyduğu yasalara göre yönetilirdi. • Moğollarda hükümdarın başkanlığında toplanan devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı bir kurultay bulunurdu. • Moğollar askerlik teşkilatında Türklerden öğrendikleri onlu sistemi esas almışlardır. • Altın Orda Devleti’nde yönetim anlayışı Moğollardaki gibidir. • Timur, hükümdarda bulunması gereken bütün yetkilere sahipti.Emir ünvanını kullanıyordu. Yönetimde hem Cengiz yasaları uygulanıyor hemde Türk töresine bağlı hareket ediliyordu. • Timur’un ordusunda fillerden yararlanılıyordu. DİN VE İNANIŞ Moğollarda birden çok din ve inanç anlayışı olduğu bilinmektedir. Totemizm , Şamanizm, Budizm ve Hıristiyanlık bunlar arsındaydı. Altın Orda Devleti zamanında Berke Han İslamiyet’i kabul etti.
SOSYAL VE EKONOMİK YAŞAM Moğolların göçebe bir yaşam tarzı vardı.Daha sonraları sanat ve ticaretle de uğraştılar. Moğollarda sosyal yapı dört gruptan oluşuyordu.Bunlar; han ailesi, noyanlar, askerler, halk ve köleler olarak sıralanırdı. Timur Devleti zamanında tarıma önem verildi. Kanallar açıldı.
YAZI DİL VE EDEBİYAT Moğollar Uygur alfabesini kullandılar. Dönemin en ünlü eseri “Moğolların Gizli Tarihi”dir. Çağatay edebiyatının en ünlü temsilcisi Ali Şir Nevai, Türk dilinin Farsça’dan daha zengin olduğunu anlatmak için Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eseri yazmıştır. Babür Şah , Babürname adlı eseri yazmıştır.
BİLİM VE SANAT Altın Orda Devleti zamanında tıp konusunda çalışmalar yapılmıştır. Babür Devleti zamanında mimari gelişmiş, Taç Mahal adlı türbe Şah Cihan tarafından eşi için yapılmıştır.
|
|
|
June 20
|
|
|
|
ACI GERÇEKLER YALAN VAATLER MUSTAFA EGİLLİ
Emperyalist ABD İmparatorluğu, yeryüzündeki hegemonyasını pekiştirmek üzere tasarladığı küresel dizayn çerçevesinde Ortadoğu’ya kendince yeniden çekidüzen verme yönünde adımlar atmaya devam ediyor. Tabii ABD’lilerin Ortadoğu’dan kastettikleri malum ülkelerle sınırlı coğrafyadan ibaret değil. ABD Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün, 1999 yılında yayınladığı raporda The Greater Middle East (Büyük Ortadoğu) olarak tanımlanan ve Kazakistan’dan Cebelitarık’a kadar geniş bir coğrafyayı içine alan yeni bir Ortadoğu tanımlanmaktadır. ABD’nin NATO nezdindeki daimi üyesi Nikolas Burns’un Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Parg’da geçen yıl yaptığı konuşmada değindiği, daha sonra da ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ilk kez resmi ağızdan telaffuz ettiği, Büyük Ortadoğu Projesi; son iki-üç aydır gündemimize girmesine rağmen aslında 90’lı yılların başından beri ABD’deki tink-tank kuruluşlarında tartışılıp olgunlaştırılmaya çalışılan, hatta kısmen uygulamaya konmuş bir proje.
Henüz detayları netlik kazanmamış olsa dahi ana hatlarının belirginleştiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri olmak üzere 4’lü sacayağı var. Başını ABD’nin çektiği bu projede ağırlıklı olarak G-8’ler ekonomik, AB siyasi ve kültürel, NATO ise askeri partner olarak yer almaya davet ediliyor. Bush’un önümüzdeki Haziran ayında Sea Island’da yapılacak olan G-8‘ler toplantısında detaylarını açıklayacağı proje daha sonra İstanbul’da toplanacak olan NATO zirvesinde müzakere edilecek.
Türkiye’de yoğun şekilde tartışılmasına rağmen projenin detayları hakkında net bilgiler kamuoyuna pek yansımış değildi. Projeyle ilgili ilk detayları The Washington Post gazetesi 9 Şubat 2004 tarihinde yer aldı. Daha sonra Londra’da yayınlanmakta olan el-Hayat gazetesi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamlı bir metnini ilk kez neşretti.
Her şeyden önce el-Hayat gazetesinde yayınlanan metnin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sadece ekonomik ve kültürel bölümünü içeren taslak olduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca projenin askeri ve siyasi yönü henüz netlik kazanmış değil, en azından ilan edilmiş değil. Tabi şunu da vurgulamak gerekir deklere edilen belgelerde projenin tüm yönlerinin yer almasını ve projenin sahibi emperyalist güçlerin asıl niyetlerini ortaya koyacak detayları yansıtmasını beklemek saflık olur.
Ortadoğu’daki Olumsuzluklar BOP’a Gerekçe
Taslağa göre Büyük Ortadoğu 22+5 ülkeyi kapsıyor. Yani 22 Arap ülkesinin yası sıra İran, Pakistan, Afganistan, Türkiye ve İsrail. Yine bu metne göre Büyük Ortadoğu, içinde barındırdığı potansiyellerle uluslararası toplum -özellikle de G-8’ler- için her an patlamaya hazır barut fıçısı misali ciddi bir tehdit oluşturuyor. Aynı zamanda kaçırılmaması gereken önemli fırsatlar da sunuyor. BM’nin 2002-2003 yıllarında ‘Arap İnsani Gelişimi’ ile ilgili hazırlamış olduğu iki ayrı rapora sık sık atıflar yapılıyor. Ürkütücü olarak nitelenen bu verilere göre:
Yetişkin Arapların yüzde 40’ı -65 milyon kişi- okuma yazma bilmiyor ve bu sayının üçte ikisini kadınlar oluşturuyor.
Toplumun sadece yüzde 1.6’sı internet kullanma imkanına sahip ki bu da -Büyük Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika ülkeleri dahil- dünyadaki tüm bölgeler içinde en düşük oranı teşkil etmektedir.
Arap İnsani Gelişim Raporu, her 1000 Arap vatandaşına düşen günlük gazete sayısının 53’ten az olduğunu belirterek, bu oranın gelişmiş ülkelerde 285’i bulduğuna dikkat çekiyor.
Arap ülkelerinin yayınladığı kitap miktarı dünya toplamının ancak yüzde 1.1’ni teşkil ediyor (ki bunların yüzde 15’ini dini kitaplar oluşturuyor). Üniversite mezunlarının 1/4 yurtdışına göç ediyor. Teknoloji büyük oranda dışarıdan ithal ediliyor.
11 milyon kişinin konuştuğu Yunanca’ya tercüme edilen kitap sayısı, Arapça’ya oranla 5 kat daha fazla.
22 ülkeden oluşan Arap devletlerinin toplam ekonomik girdisi İspanya’nınkinden daha az.
Bölgede işsizlik oranındaki dengeler mevcut haliyle devam ederse 2010 yılında 25 milyon kişi işsiz olacak.
Bölge insanının üçte biri günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır. Yaşam standardının düzeltilmesi için, bölgenin ekonomik gelişimi mevcut durumun iki katına yani yüzde 3’ten en az yüzde 6’ya çıkarılmalı.
2010 yılında 50 milyon, 2020 yılında da yaklaşık 100 milyon Arap genci iş
hayatına atılacak. İş hayatına yeni atılacak olan bu gençlerin istihdamı için en az 6 milyon işe ihtiyaç var.
2002 yılında hazırlanan Arap İnsani Gelişim Raporu’na göre, yaşları ilerlemiş gençlerin yüzde 51’i başka ülkelere göç etmeyi istiyor. Göç etmek istedikleri yerlerin başında Avrupa ülkeleri geliyor.
Arap ülkelerindeki kadınlar, parlamentodaki sandalyelerin sadece yüzde 3.5’ni işgal ediyorlar. Kıyaslayacak olursak bu oran Büyük Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika ülkelerinde yüzde 8.4’tür.
Freedom House’ın 2003 yılında hazırladığı rapora göre yapılan tasnifte, Büyük Ortadoğu ülkeleri içerisinde sadece İsrail ‘özgür’ olarak tanımlanmış; diğer ülkelerden sadece 4 ülke ‘kısmen özgür’ olarak nitelenmiştir. Arap İnsani Gelişim Raporu, 90’lı yıllar itibariyle dünyadaki 7 bölge içinde Ortadoğu’nun özgürlük konusunda en az dereceyi elde ettiğine dikkat çekmiştir. ‘İfade özgürlüğü’ konusundaki sıralama listesinde Arap ülkeleri dünyadaki en alt derecededir. [1]
Jeopolitik, jeoekonomik, ve jeostratejik öneme sahip Ortadoğu’daki siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik sorunların oluşturduğu gerginlik başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeleri tedirgin etmektedir. Ortadoğu’daki kültürel farklılık, gençlerin karamsarlığı, kadınların sosyal hayattan dışlanmışlıkları, ekonomik gelişim, refah düzeyi, bilgi birikimi, demokrasi ve özgürlük gibi sorunlar yumağının oluşturduğu kaos ve gerilim böyle devam ederse G-8’lerin ulusal çıkarlarına ciddi tehditler oluşturacağı projede öngörülmektedir.
Buna bir de siyasi, askeri ve İslami faktörler de eklenince batı için tehlikenin boyutları önü alınamaz bir hal alıyor. Bunun bilincinde olan ABD, yanına AB’yi, G-8’leri ve NATO’yu da katarak bu barut dolu fıçıyı yedi katlı pastaya dönüştürmenin yollarını arıyor. Tabi proje bu haliyle pastadan pay alacak söz konusu ülkeler için cazip hale geliyor.
Demokrasi, Özgürlük, Kalkınma, Refah vs. vs.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin basına sızdırılan taslak metni demokrasi, özgürlük, reform, kalkınma hamlesi ve refah gibi kavramlarla yaldızlanmıştır. Emperyalist odaklar, uzun yıllar bölgede zülüm ve inkar politikalarından bezmiş, sömürü ve yoksulluktan usanmış kitlelere sundukları yalan vaatlerin sempati toplayacağını, yerli despot rejimlere muhalif eğilimlerin kendileriyle iş tutacağını ve böylece bölge üzerindeki emperyal hedeflerini adım adım gerçekleştirmeyi ummaktadırlar.
Ortadoğu üzerindeki kontrollerini kaybetmekten çekinen emperyalist güçler, bölgedeki sorunları kendi yöntemleriyle ve kendi lehlerine olmak üzere halletmek istiyorlar. Tamamen emperyal dürtülerle hazırlanan bu plan ve projeler tıpkı eskiden olduğu gibi yaldızlı kavramlarla süslenerek sunuluyor. Uluslararası zorba güçler, daha önce bölgeyi işgale geldiklerinde medeniyet götürme, uygarlaştırma ve imar etme kavramlarının arkasına sığındılar. Türkçe’deki ‘sömürü’ kelimesinin yerine Arapça’da imar etmek anlamında isti’mar kavramı emperyalistlerce Arapça’ya yerleştirilmiş ve günümüzde hala kullanılmaya devam etmektedir. Modern emperyalizm ise özgürlük, demokrasi, insan hakları ve refah düzeyi gibi albenili kavramlar kullanarak işgal ve sömürüyü meşru göstermeye çalışmaktadır.
BOP, Ortadoğu’daki Sorunları Çözme İddiasında
Kadın haklarından STK’lara, ekonomik kalkınmadan ümmilikle mücadeleye varan geniş bir yelpazede sorunlar gündeme getirilip bunların halledilmesi için pratik ve uygulanabilir çözüm önerileri ortaya atılıyor. Üretilen projeler, Ortadoğu halklarının dertlerine derman olmaktan çok emperyalistlerin kısa ve uzun vadeli çıkarlarını gözeten bir yaklaşımla hazırlanmış durumdadır.
Büyük Ortadoğu Projesi, uluslararası kurumlar tarafında hazırlanan gerçekten de içler acısı rapor sonuçlarından yola çıkarak veya bunları gerekçe göstererek kendi emperyal hedefleri doğrultusunda planlar ve sözde çözüm önerileri sunuyor. Ortadoğu’daki kronikleşmiş sorunları halletme iddiasıyla tasarlanan BOP’ta öne sürülen sözde çözüm önerilerini uygulamaya yönelik BM, G-8’ler ve AB’nin desteği talep edilmektedir. Sorunların çözümü için de öncelikle üç ana konuda reform yapılması öngörülmüştür:
Demokrasi ve İyi Yönetimin Desteklenmesi
Bilgi Toplumunun İnşası
Ekonomik Fırsatların Genişletilmesi
STK’lara Teşvik
Söz konusu ülkelerde demokrasinin gelişimi ve iyi yönetimin teşvik edilmesinde özellikle sivil toplum kuruluşlarına büyük önem atfediliyor. G-8’lerin STK’lara çok yönlü katkıda bulunması, deneyimlerini aktarması, teknik ve maddi yardım sağlaması bekleniyor. Bölge devletlerine STK’ların özgürce faaliyet yapmalarına kolaylık tanımaları hususunda baskı yapılması, teknik donanımlarının temin edilmesi, gelişmiş ülkelerdeki benzer kuruluşlarca desteklenmesi ve bunun için karşılıklı ziyaretler yapılması tavsiye ediliyor.
STK’lar aracılığıyla yerel hükümetlerin reformları gerçekleştirmesinde baskı oluşturulacak ayrıca yöneticilerin uygulamalarının sürekli kontrol altında olması sağlanacaktır. STK’lara biçilen en önemli işlev ise, yerel despotlara ve küresel zorbalara karşı yükselen tepkileri nötre etmektir.
Eğitim Reformu
Bilgi toplumunun inşasına temel olması bakımından okuma-yazma oranını yükseltmek gerektiği, bunun için de ümmilikle mücadele kampanyalarının düzenlenmesi ve temel eğitimin yaygınlaştırılması BOP’ta yer alan bir başka proje. Bu amaçla kütüphanelerin zenginleştirilip çoğaltılması, dünya klasiklerinin Arapça’ya yeniden kazandırılması, bilimsel araştırma yapan akademilerin açılması, mesleki eğitim veren okulların desteklenmesi, internet kullanımının yaygınlaştırılması gibi bir düzüne çözüm önerileri sunuluyor. Tüm bunlar eğitim reformu adı altında planlanıyor.
Taslak metinde yer almayan ancak eğitim reformundan asıl amaçlanan müfredat dilinin değiştirilmesidir. Örneğin Arap ülkelerinde uygulanmakta olan okul müfredatlarında İsrail, düşman ve işgalci olarak belirtiliyor ve Filistin direnişi övülüyor. Allah yolunda cihad, zulme ve işgale karşı direniş gibi konuları içeren dersler veriliyor. Bu üslup ve dilden vazgeçilmesi isteniyor. İslami motiflerle yoğrulmuş eğitim müfredatıyla yetişen nesillerin hem fikirsel hem de kültürel olarak batı tarzı düşünce ve yaşama aykırı olacakları varsayılıyor. Bu da kendileri açısından fikirsel ve kültürel iki sakıncayı beraberinde getiriyor. Fikirsel olarak batıya karşı olma ciddi bir muhalefet kitlesinin oluşmasını sağlıyor. Kültürel anlamda batıya karşı çıkmak da yaşam tarzlarına, yeme, içme ve giyme gibi tüketim alışkanlıklarına bir anlamada karşı duruşu ifade ediyorlar. Tüm bunlar emperyal çıkarlara zara verdiği gibi aynı zamanda silahlı mücadeleye kadar varan diğer muhalif eğilimlere de zemin hazırlıyor.
Büyük Ortadoğu Para Fonu
Ekonomik reform paketinde ise, Uluslararası Para Fonu (IMF) benzeri Büyük Ortadoğu Para Fonu’nun tesis edilmesi, ayrıca Büyük Ortadoğu Kalkınma Bankası’nın kurulması öngörülüyor. Serbest ticaret bölgelerinin inşa edilmesi, teknoparkların kurulması, küçük işletmelerin ve az sermaye isteyen proje sahibi girişimcilerin mikrofinans kuruluşları aracılığıyla sağlanacak kredilerle desteklenmesi gereği üzerinde duruluyor.
Ekonomik reformdan amaç, aslında bölgeyi sömürülmeye daha uygun hale getirmektir. Yani gelir seviyesini yükselterek alım gücünü artırmak, böylece modern tüketim toplumu oluşturmak ve bölgenin gerek insan kaynakları gerekse de hammadde olarak barındırdığı potansiyelden azami düzeyde istifade etmektir. Bölgenin barındırdığı genç ve dinamik insan gücünü düşük maliyetlerle yerinde istihdam ettirerek üretim çarkına katmak istenmektedir. Böylece hayat standartları yükselecek olan genç ve dinamik kitlelerin istenmeyen yönlere kanalize olmasının önüne de geçilmiş olacaktır.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin taslak metininde uluslararası kuruluşlar tarafından gerçekleştirilen araştırma sonuçlarının ortaya koyduğu sorunlar büyük oranda bizim vakıamızı yansıtıyor. Bunların bir-ikisi dışında itiraz edeceğimiz pek bir şey de yok. Ortaya sunulan çözüm önerileri de -emperyal güdüler görmezden gelinirse- aslında cazip ve mantıklı. Tüm bunlardan olsa gerek söz konusu ülkelerde bir kısım İslami çevreler dahil bazı kesimler bu projeye destek veriyor. Tıpkı bizde malum kronik sorunların çözüleceği umuduyla AB’ye girmenin desteklenmesi gibi. Tamda burada büyük yanılgı söz konusudur. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi’ni hazırlayan emperyalist güçlerin basına sızdırdıkları bu taslak metin, çok boyutlu planlarının sadece makyaj kısmıdır. Diğer bir ifadeyle bahane ve gerekçeleridir. Tıpkı Afganistan ve Irak gibi ülkeleri kötü rejimlerden ve diktatörlerden kurtarma, demokrasi ve özgürlük getirme vaatleriyle işgal ettikleri gibi.
BOP, Devletleri Değil Halkları Hedef Alıyor
Büyük Ortadoğu Projesi’nin vurgulanması gereken en önemli özelliklerinden biri de sanıldığının aksine rejimleri değiştirmeyi değil toplumları dönüştürmeyi amaçlamasıdır. Afganistan ve Irak işgali bu gerçeği değiştirmez. Zira salt rejimlerin değişmesiyle toplumdaki muhalefet eğilimi yok edilemez, emperyalistlere karşı hızla büyüyen potansiyel tehditlerin de önü alınamaz. Irak direnişi bu gerçeği net olarak ortaya koymuştur. BOP’ta ısrarla vurgulanan ekonomik, siyasi ve kültürel reformlar, Ortadoğu’daki toplumsal dönüşümün temel taşlarını oluşturmaktadır. Askeri müdahaleler ise bu dönüşümü destekleyen bir figürdür sadece. Bunun için işgale karşı çıkıldığı gibi en az onun kadar büyük bir toplumsal dönüşüm ve modernizasyon projesi olan BOP’a da karşı çıkılmalı ve tavır alınmalıdır. Zira söz konusu olan toprak işgalinden ziyade zihin ve tasavvurun hatta tüm yönüyle hayatın kuşatılması ve işgal edilmesidir.
Sorunlarımızı Kendimiz Çözmeliyiz
İslam ülkelerinde insan hakları ihlalleri, özgürlük, demokrasi ve despot yönetimler gibi bir yığın sorun olduğu tartışılmaz bir gerçek. Bu müşkülatı kimlerin başımıza musallat ettiği dost-düşman herkesin malumu ve farklı düzlemde ele alınması gereken önemli bir konu. Bundan daha önemlisi ve bizim tartışmamız gereken sorunlarımızın nasıl çözüleceğidir. Emperyalist güçlerin sorunlarımızı çözeceğine inanmak, onlardan medet ummak yanılgıların en büyüğü olsa gerek. Kaddafi örneğinde somut olarak ortaya çıktığı üzere dünya hegemonyasına talip emperyalist güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri sürece diktatörlerle bir sorunları yok. Dün şer mihveri addedilen, terörist damgasıyla yaftalanan bugün saygın ve muteber olabiliyor. Kendi halkına uyguladığı ve uygulamaya devam ettiği cinayetler görmezden geline biliniyor.
İçte despot rejimlerin baskısı, dışta emperyal güdülerle hareket eden şer odakların tehdidi arasında mengeneye sıkışmış Ortadoğu halkları, kendilerini ehveni şer tercihi yapma durumunda hissetmemeliler. Kısa vadeli menfaatlere iltifat etmemeli, emperyalistlerin yüzeysel çözüm önerilerini muteber görmemeliler. Yerli zorbaların zulmü ve inkar politikalarının kızgın çölünde kavrulan bölge halkları, -özellikle mazlum Kürt halkı- küresel despotizmin cazibeli vaatlerine aldanmamalıdır. Zira bu cezzap vaatler, tıpkı seraba benzer ve peşinden koşan insanları ancak helake sürükler. Küreselleşen dünyada birincil de olsa kendi sorunlarımızın çözümü, ortak ızdırabı çektiğimiz diğer mustaz’af halklarla ortak tavır geliştirmektir. Çünkü bölgemizde dönen planlar ve yapılan hesaplar sonuçta herkesin aleyhinedir. Derdimize deva diye emperyal güçlerce allanıp pullanarak önümüze sunulan çözüm önerilerinin zehirli bal şerbeti olduğunun şuuru ile tavrımızı belirlemeli ve bu bilinçle hareket etmeliyiz. Saddam’ın zulmü altında yüz binlerce can veren Irak halkının Saddam’a da Hayır, ABD’ye de Hayır! diyen onurlu direnişi örnek alınmaya değer basiretli bir tavırdır.
Siyo-Emperyal Mega Proje: BOP
Aslında Büyük Ortadoğu Girişimi’nin tek bir projeden oluştuğunu söylemek yanlış olur. Bu girişim, projeler bütününden oluşan çok boyutlu mega projedir. Bu mega projeyi oluşturan alt projelerden bir kısmı henüz son şeklini almamış ve üzerinde tartışmalar devam etmektedir. Diğer bazıları ise aslında son bir-iki yıldır uygulamaya konulmuş durumda.
Örneğin bölgede ciddi bir gerilime neden olan İsrail-Filistin sorununun çözümü iddiasıyla öne sürülen Yol Haritası Planı bunun önemli bir parçasıdır. İsrail’in güvenliğini dünya güvenliğinin esası olarak gören ABD, İsrail-Filistin ‘barışı’nı sağlama iddiasıyla Yol Haritası Planı’nı hazırlamış ve uygulamaya koymuştur. Yol Haritası Planı’nın üç temel unsuru olan Filistin yönetiminde reform, direniş hareketlerinin tasfiyesi ve İsrail’in güvenliği argümanlarından yola çıkarak bu planın Filistin özelinde tüm Ortadoğu ülkeleri üzerinde uygulanacak bir proje olduğu tespitinde rahatlıkla bulunabiliriz. Kısaca reform, tasfiye ve güvenlik olarak özetleyebileceğimiz Yol Haritası Planı, sadece Filistin’de değil Büyük Ortadoğu ülkelerinin tamamını kapsayacak boyutta ve Büyük Ortadoğu Projesi adıyla uygulamaya konulmaktadır.
Ayrıca 2003 yılı başında Ürdün’de düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu gündemi itibariyle bu bağlamda gerçekleştirilmiştir. Yine projenin kültürel ayağının oluşturulması amacıyla bölgedeki ülkelerde son bir yıldır haftada 3-5 kez düzenlenen kadın-eğitim gibi konuların işlendiği seri konferanslar da bu meyanda vuku bulmaktadır. Kültürel dönüşümün hızlandırılması amacıyla eğitim müfredatlarını değiştirilmesine yönelik baskılar ve el-Hurra tv gibi girişimler yine bu kapsamdadır.
En Büyük Terör İşgaldir
Ortadoğu’da derhal çözülmesi gereken en büyük sorun siyo-emperyal işgaldir. Ama ne hikmetse BOP, işgal terörüne hiç mi hiç değinmemektedir. Siyasi, kültürel ve ekonomik araştırmaların ortaya koyduğu istatistiklere büyük önem atfeden BOP, Siyonist işgal sonucu Filistin’de günde kaç kişinin yaşamını yitirdiğine, kaçının yaralandığına, kaç evin yerle yeksan olduğuna ve ne kadar toprağın gasp edildiğine yer vermiyor. Bakanlar kurulu kararıyla suikastlar düzenleyen İsrail’in devlet terörü mevzubahis dahi edilmiyor. ABD işgal ordusunun Afganistan ve Irak’ta işlediği vahşet cabası. Terörün en büyüğü olan işgalin Ortadoğu’da yarattığı gerilim gözardı ediliyor. işgal terörünün doğurduğu sonuçların bölgenin en ciddi sorunu olduğu gerçeği görmezden geliniyor.
Ortadoğu’da siyo-emperyal işgal belası son bulmadıkça ve küresel despotizmin zorba rejimlere vermekte olduğu muşum destek çekilmedikçe Ortadoğu, emperyal güçler ve işbirlikçileri için her an patlamaya hazır barut fıçısı olamaya devam edecektir. Ne Yol Haritası planları, ne Büyük Ortadoğu projeleri ve ne de ‘askeri müdahale’leri bu barut fıçısını hülyalarını süsleyen yedi katlı pastaya asla dönüşmeyecektir. Filistin ve Irak İntifadaları bunun şahididir.
Haksöz Dergisi Mayıs - Haziran 2004 Sayı: 158-159 www.haksoz.net
|
|
|
|
|
|
|
Eğer, Büyük Ortadoğu'da Avrupa etkili olursa, Avrupa dünyanın en büyük gücü haline gelir. Eğer Rusya kontrol ederse, Rusya en büyük güç olur. Eğer Amerika bu bölgeleri kontrol edemezse, büyümeyi bırakın küçülmek zorunda kalır. Ve dünya üzerindeki etkinliği azalır. Bu durum sadece askeri ve siyasi etkinliğini değil, ekonomik düzeyinin de gerilemesi sonucunu doğurur.
Bu doğru değildir; sadece Amerika Birleşik Devletleri dünyada hesap yapıyor, başkaları hiç hesap yapmıyorlar. Burada iki temel soru var. Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri'nin ilişkisi ne olacak? Başlangıçta bu proje Amerikan projesi idi, tek başına yapıyordu. Şimdi baktı ki mukavemetler var, NATO diyor. NATO dediği zaman şunu anlamak lazım. NATO bir askeri ittifak olmaktan çıktı, dünya tarihinin en büyük askeri ittifakı ama karşısında güç yok. Buradan anlıyoruz ki, NATO aslında Batının uzlaşmasının adıdır. Eğer bu iş NATO tarafından yapılıyor diyorsanız buradan şu mana çıkar; Amerika ile Avrupa ülkeleri anlaştılar birlikte hareket ediyorlar. Mesela Afganistan'a giriyorlar. Derlerse ki, NATO olarak Ortadoğu'ya hakim olalım, buradan şunu anlayacağız; Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa anlaştılar, herkes kendi rolünü biliyor. Ama şu andaki durum o kadar çok berrak değil. Amerika Birleşik Devletleri, NATO ile birlikte olsa da, aslan payını almak isteyecektir. Diğer taraftan ise aslan payını vermek istemeyenler vardır.
Neden Suriye bu kadar önemli, İran önemli? Çünkü K.Irak operasyon merkezi olacak, Türkiye olamayacak. Kıbrıs'tan ya da Türkiye'den bir bağlantı kuracaksınız. Sıçrama alanlarınız olacak. Amerikalıların Kıbrıs'tan üs istemeleri de bununla bağlantılıdır. Kuzey Irak'ı Hazar'a bağlamanız gerek. Hazar'a bağlamanız için İran'ın kuzey batısından bir hat kurmanız gerekir. O zaman oradaki Azerileri yahut da Kürtleri ayaklandırmanız gerekir. O zaman oradaki Azerileri yahut da Kürtleri ayaklandırmanız gerekir. Kürtleri ayaklandırırsanız İran ordusu bunları ezmeye gelir. Siz de İran ordusuna müdahale edersiniz. Bir gerekçe ortaya çıkar.
|
|
|
YORUM MAHİR KAYNAK EMİN GÜRSES
|
|
|
|
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ
20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlının da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslam Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada deyim yarindeyse bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte müslüman coğrafyaya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.
Soğuk savaş döneminin 1990’ lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte global müstekbirler insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.
Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de başlangıçta söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır.
İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bolge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.
Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ‘tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenip akim kalması, bölge ülkelerinin ( Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.
Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkana sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkanlarını başka birilerinin bastığı kağıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir. Bunun da özellikle bölge ülkelerinin köleliğinin devam etmesi anlamına geldiği çok açıktır.
İkiz kulelere yapılan şaibeli saldırılar sonrasında dünyaya nizamat vermek için yola çıkan Amerikanın yaptığı işin adını “Teröre karşı topyekün haçlı savaşı” olarak koyması da bir tesadüf değildi.
Yaşadığımız bu coğrafyaya yönelik hesaplar, bu coğrafyanın gerçeklerini, dinamiklerini, değerlerini yok sayarak belirleniyor. Bu kuşatıcı projeler bile meydana gelecek sürprizleri önleyemeyecek, kontrol altına alamayacaktır. Bunca baskı, aşağılama ve kan, bütün hesapların boşa çıkarılacağı gelişmeleri tetikleyecektir.
BÜYÜK DOĞU MU BÜYÜK ORTADOĞU MU ?
Sayın Başbakan Kültür Bakanlığının düzenlediği Üstad’ı anma toplantısında “Üstad’ın ideolocyasının kendisine bugünkü ufukları açtığını” söylemiş. Galiba bize, “Baylar ve bayanlar endişeye kapılacak bir şey yoktur. Büyük Ortadoğu Projesi aslında Üstad’ın Büyük Doğu idealinden başka bir şey değildir.” demek istedi. Biz de Üstad’ın ideolocya örgüsünden iki paragrafı bu vesile ile hatırladık...:
“Biz hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalıların hoşuna gittikçe ve alkışını topladıkça, böbürlenmek yerine başımızı taştan taşa vursak daha iyi ederiz. Zira bizim, hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gitmemiz ve alkışını toplamamız, ancak kendimizi tahrip ve inkarımız nispetinde kabildir.”
“Şu yüzden ki, biz Avrupalının kendi familyasından sandığı bir millet değiliz. İstediğimiz kadar ondan olduğumuzu iddia edelim, onun kılığına bürünelim ve harfleri ile yazalım, Avrupalı bu iddiamızı, hatta bu iddiada muvaffakiyetimizi alkışlarken, için için bize gülecek, bizden tiksinecek ve tuzağa kendi ayağıyla düşen bu safdil avı kaçırmamak için her şaklabanlığı yapacaktır.”
MÜSLÜMAN ALİMLER BİRLİĞİ
Geçtiğimiz ay içinde Tanınmış âlimlerden Yusuf El Kardavi başkanlığında, “Dünya Müslüman Alimler Birliği” kuruldu. Birlik, müslümanların kendi içlerindeki dağınıklığa son vermeyi amaçlıyor. Aynı zamanda İslam dünyası dışındaki toplumların da İslam dini hakkındaki yanlış bilgilerini düzeltmeyi, önyargılarını yok etmeyi de hedefliyor.
Dünya Müslüman Alimler Birliğinin amaçlarına uygun olarak hareket etmesini, hedeflediği çalışmaları en güzel bir şekilde yapmasını, müslüman birliğini sağlamasını temenni ediyoruz.
Büyük Ortadoğu Projesiyle İslam dünyasının işgal edilmek istendiği bir dönemde başta D-8 olmak üzere, Dünya Müslüman Alimler Birliği gibi önemli kuruluşlara çok ihtiyacımız var. Bu kurumlara sahip çıkmalı, işgale sömürüye ve adaletsizliğe karşı ciddi bir kalkan olduklarının farkında olmalıyız..
ACABA MI ?
ABD’nin eski başkanlarından Reagan, Siyonizm’in armagedon diye adlandırdığı büyük kıyamet savaşına işaret ederek “İsa ile Deccal arasında, Kudüs civarında vuku bulacak savaşı muhtemelen bizim nesil görecek.” diyordu.
Peygamberimiz, Deccal denilen büyük fitneden bahsederken, kendisinden önceki bütün peygamberlerin ümmetlerine bundan bahsettiğini bildirmişti. Deccal dünyaya şerri hakim kılmak için savaşacak ve “Rablık” iddiasında bulunacaktır. İslam kaynakları 70.000 yahudinin ona tabi olacağını yazar. Hz. İsa ikinci defa avdet edecek ve deccalle savaşarak onu yenecektir. Siyonist evangelist ittifakının armagedon dediği bu savaşa bizim kaynaklarımızda Melhame-i Kübra adı verilmektedir. Bu savaşın gerçekleşeceği yer ise “atların diz kapaklarına kadar kana gömüleceği” haber verilen Amik Ovasıdır. Amik Ovası Konya’nın güneydoğusunda ve Torosların eteklerinde yer almaktadır.
Merak ettiğimiz, İsrail-ABD ikilisinin Konya’mızda yıllardır tatbikat yapma heveslerinin ve son zamanlarda gündeme taşınan Kıbrıs’ın kuzeyinde üs kurma ihtiyacı duymalarının konu ile ilgisi olup olmadığıdır.
DÜN – BUGÜN
DÜN
Milletvekilleri el kaldırma makineleri değildir. Hükümet el kaldır dediğinde kaldıran, indir dediğinde indiren milletvekili anlayışı AKP iktidarının ilk gününde tarihe gömülmüştür. (Seçimlerden sonra.)
BUGÜN
Ben milletvekiliyim açıklama yaparım diyenler...Yapamazsın kardeşim. Bağımsız yapamazsın. AKP çatısı altında, bu markanın altında yapamazsın. Öyle bildiri mildiri...( DEP eski milletvekillerinin serbest bırakılmasından sonraki hükümet politikalarını eleştiren bildiri yayınlayan AKP’li vekillere. R.T.E.)
NATO TOPLANTISI
Son NATO toplantısı İstanbul’da yapıldı. Ülkemiz ABD’ninki başta olmak üzere bir çok devlet adamını ağırladı. Toplantı için neden Türkiye’nin seçildiği, İstanbullulara verdiği zahmetler vs çokça tartışıldı.
NATO toplantısının en önemli konusunun BOP olduğu biliniyor. Komünizmin çökmesinden sonra NATO’nun varlığını sürdürebilmesi için gerekli yeni düşmanın ‘İslam’ olduğu artık kesin.
Toplantıda BOP’ u somutlaştırıcı adımlar atıldı. NATO bünyesindeki “istihbarat teşkilatı”nın işlevi artırıldı. Irak güvenlik birimlerine verilecek eğitim NATO bayrağı altına alınarak işgal meşrulaştırıldı. Afganistan’daki asker sayısı artırıldı.
Bush zirvede diğer üye ülkelere şunları söylüyor.: “NATO’nun görevi sadece bir güvenlik örgütü olmakla sınırlanamaz. Demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerlere de öncülük yapmalıdır.” (NATO’nun buna göre birinci hedefinin bizzat Bush’un kendisi olması gerekiyor.)
NATO toplantısı sırasında birde skandal meydana geldi. Değerli medyamıza olay “Önce elini göster sonra tokalaş.” esprisi ile yansıdı. Ev sahibi olduğumuz ülkemizde, misafir bir devlet başkanına hoş geldin demek için tokalaşmak isteyen devlet bakanlarımıza elleri o şahsın korumaları tarafından “tırnak muayenesinden” geçirildikten sonra izin verildi. Sömürge ülkelerinde bile rastlanılmayacak bu olay karşısında sayın devlet bakanımız Beşir Atalay beyin önce biraz şaşırdığı ama daha sonra o zat ile tokalaşarak onurlandırıldığı da medyamızda yer aldı.
HABER YORUM
EMİN ALPER SÜLEYMAN KORKMAZ
|
|
|
HABER YORUM
EMİN ALPER SÜLEYMAN KORKMAZ
June 19
|
|
|
|
Ermeni soykırımı iddialarını Atatürk nasıl yanıtlamıştı?
Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce "Dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz." sözleriyle yanıtlamıştı. Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, "Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı" sözleriyle anlatmıştı. TÜRK KÖYLERİNDEKİ ERMENİ TERÖRÜ
Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihi gerçekleri dile getirdi: "Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir: Rus Ordusu 1915’de bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı." İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE
Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti: "İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz." "Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı." "Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur." "Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur." YUNANLILARIN YAPTIĞI KATLİAMLAR
Atatürk, Streit’e, Yunanlıların İzmir’i işgalleri sırasında yaptıkları katliamları da şu sözlerle anlatmıştı: "Yunanlılara gelince, İzmir’in işgali sırasında öyle cinayetler işlemişlerdir ki, Yunanistan’ın müttefiki İtilaf Devletleri tarafından tescil edilmiş bulunan ’İtilaf Devletleri Tahkikat Komisyonu’ üyeleri bile 1919 sonbaharında bu vilayeti baştan başa kat ettikten sonra hazırladıkları raporda, Yunan makamları aleyhinde son derece ağır tenkitlerde bulunmuşlardır. Yunanlıların işgal ettiği diğer bölgelerde her yaş ve cinsiyetten on binlerce Türk katledilmiştir." "TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR" İDDİALARI"
1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatlarına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu üç devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi. Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler, "Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor. Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz" temasını işlemişlerdi. Ulu Önder, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan Lloyd George ve George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti: "Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mezhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir."
|
|
|
|
|
|
|
Soykırım iddialarının arkasındaki gerçekler
Prof. Dr. İlber Ortaylı, A.Ü. Öğretim Üyesi, NTVMSNBC, 18.01.2001
|
Ermeniler neden göç etmeye zorlandı? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı"nın Popüler Tarih dergisine yayınlanan aşağıdaki yazısı, konuyu derinlemesine inceliyor.
1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915"deki zorunlu göç kararı, fiiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır.
29 Ekim 1914"te Osmanlı İmparatorluğu, Alman-Avusturya bloku yanında savaşa girdi. Bütün Türk tarihinde, böylesine çocukça ve hayalperest bir fiil görülmez. Zira uzun Türk devlet geleneği, gerçekçi davranışlar etrafında var olabilmiştir. Zaferine inanılan cephe, yani Alman orduları, Marne"da 'muzaffer Fransa" tarafından durdurulmuş ve geri çekilmiştir.
Enver Paşa"nın ordu komutanlığı ile alakası olmadığı, en seçkin kıtalarımızı Sarıkamış cephesinde perişan etmesiyle anlaşıldı. Alman Genelkurmayı"nın ikna ettiği Başkumandan Vekili, ilk anda Rus cephesine saldırmıştı. Ancak ne askerimizi sevk edecek yol (demiryolu Ankara"da bitiyordu) ne de askeri kış savaşına hazırlayacak donanım vardı.
"1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915"deki zorunlu göç kararı, fiiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır." — İLBER ORTAYLI A.Ü. Öğretim Üyesi | DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ Seçkin askerlerimizi, siperlerinde bekleyen Ruslar değil, ağır kış şartları telef etti. Çekilen kolordumuzun yarattığı boşluğu doldurmak için ilerleyen Rus ordularına, Ermeni komitaları öncülük ediyordu. Bölgedeki Müslüman halka karşı çok gaddar davrandılar; katliamda bulundular. Öncü Ermeni komitalarının bu acımasızlığını bizzat Rus Genelkurmayı belirtmektedir. Olaylar niye böyle gelişiyordu?
Taa Selçukilerin Türkiye"yi kurmalarından beri, müttefik Hıristiyan halk, Ermenilerdi. Ananeleri, mutfakları, musikileri, kaç göç anlayışları, aile düzenleri itibariyle Ermenilerin Anadolu Türkleri"nden ayırdedilmeleri çok zordu. Ama tarihte, Habeşistan (Etiopya) halkı gibi, ilk milli kiliseyi oluşturuyorlar ve dolayısıyla dinleri ve ibadetleriyle dilini koruyan bir halk sayılıyorlardı.
19. yüzyılda Ermeniler, özellikle Yunan ayaklanması sonrası, Babıali"de, Tercüme Odası"ndaki ve Hariciye Nezareti"ndeki görevleri ele geçirdiler. Ticarette beynelmilel bir konuma yükselmişlerdi; yetişkin gençleri, çalışkanlıkları ve sanatkâr yetenekleriyle Türk devletinde resmi mimarlık, barutçuluk, Darphane Nazırlığı gibi stratejik görevleri de Ermeni seçkinleri yani âmira sınıfı yüklenmişti. Bununla birlikte, Ermeni halkı arasında, farklı bölgelere ve bilhassa farklı mezheplere mensup olmaktan ileri gelen çekişme ve gerilim, eksik değildi.
BÖLGENİN ŞARTLARI Yunan bağımsızlığından sonra bütün Osmanlı Hıristiyanlarını harekete geçiren bağımsızlık isteği, Ermenileri de sardı, bu kaçınılmazdı. Ne var ki Ermeni siyasi liderleri, aralarında iyi iletişim kuran, siyasi tecrübe bakımından yetişkin kadrolar değillerdi. Evvela tarihi haklarına dayanarak, nüfusça azınlıkta oldukları bir bölgede devlet kurmak istediler. Etraflarında Kürtler ve Türklerden, Arapça konuşanlardan oluşan Müslüman bir nüfus, Süryanîler ve Kaldanîler gibi dindaş ama ayrı bir dil ve kültür taşıyıcısı milletler vardı.
Böyle bir ortamda Ermenilerin bağımsızlık mücadelelerine, Balkanlardaki Bulgar komitalarının örgütlenme biçimine benzer örgüt ve yöntemlerle girişmeleri; bölgenin Müslümanlarına karşı kanlı bir mücadele yolunu seçmeleri, tepki ve intikam hissi uyandırmıştır.
HAMİDİYE ALAYLARI 1896 olayları neticesinde ortaya çıkan Hamidiye Alayları"nı sadece Sultan II. Abdülhamid"in bir entrikası olarak yorumlamak, doğru değildir.
Bölgenin Kürt aşiretleri, Ermenilerin savaş isteğine aynı yöntemle cevap vermektedir. Doğuda Ermeni ve Müslüman gruplar arasındaki çatışma, bir mukateleye (boğazlaşma) dönüşmektedir.
Mesela o dönemde ortaya çıkan Siyonist liderlerin rafine (incelikli) propoganda yöntemleri ve dünya Musevilerini Filistin"e yerleştirme çabaları gibi başarılı ve olgun bir siyasi çalışma, Ermeni lider ve siyasi örgütlerinde göze çarpmamaktadır. Ermenilerin o günden bugüne başlıca hataları, Batıdaki kamuoyunu biçimlendiren iletişim araçlarına (medya) olduğundan çok daha fazla önem vermeleri ve bu aracın nihai başarıyı tayin edeceğine olan mutlak inançlarıdır.
NEDEN TEHCİR? Birinci Dünya Savaşı"ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı ordulara gösterilen silahlı Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı"nın da ısrarlı önerileriyle tehcir (zorunlu göç) kararının alınmasına sebep oldu. Yakın zamanlara kadar, Talat Paşa"nın 'soykırım" emrini içeren telgrafının, doğruluğu ispatlanan bir belge olduğunu söylemek, güçtür. Tehcir kararında ordunun hareket alanını güvenceye almak ve Müslümanlarla Ermeniler arasındaki çatışmaları önlemek amacı olduğu açıktır. Kuşkusuz idare bu işlemi uygularken, aktif Ermeni militanlarıyla sivil halkın çatışmaya karışmayacak unsurlarını ayırdedemezdi. Tehcir işlemini kimi idareciler oldukça kansız biçimde gerçekleştirdi, bölgelerindeki nüfusu, öbür bölgeye aktarabildi (Tehcirin hedefi Suriye ve Mezopotamya idi).
Bir kısım idareci, sürgün edilenlere karşı sorumsuz ve genelde beceriksizce davrandı; birçok yerde ise intikamcı unsurlar yağma ve katl olaylarına giriştiler. Ulaşımdaki imkansızlıklar da üste binince, istenmeyen olaylar zinciri karşılıklı acılar, Mütareke döneminde de sürecek karşılıklı çatışmalar, boğazlaşmalar devam etti.
TEHCİRİN ZAMANI 1915 Ermeni Tehciri, olabilecek, yani ihtimal dahilindeki bir Ermeni isyanına karşı düşünülmüş bir tedbir değildir; bu nokta çok önemlidir. 1915 Tehciri, fiiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve o günün şartları içinde kaçınılmaz olan tatsız bir karardır.
Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmeden önce, 1914 yılında büyük devletlerle bir Yeniköy antlaşması yapmıştır. Buna göre, Doğudaki altı vilayette Ermeni nüfusun yerel temsil organlarına girmesi ve bölgeyi, maaşı dahi tesbit edilen bir Norveçli Genel Vali"nin yönetmesi konusunda karara varılmıştır.
Savaşın çıkması bu antlaşmanın yürürlüğe girmesini önledi ve savaş içindeki olaylar sonucunda, Doğu Anadolu"da böyle bir antlaşmayı yürürlüğe sokacak unsurlar da tarihten kalktı...
SOYKIRIM KAVRAMI 'Genocide" (soykırım) kavramı, İkinci Dünya Savaşı"ndan sonra önem kazanması üzerine, Batı"da Ermeni olayları için çok kullanılıyor. Bunun nedenleri vardır.
Yahudi soykırımının ağır suçluluğunu taşıyan Alman-Fransız çevreleri ve Macarlar gibi kavimler, özgün suçlarını yayıp paylaşacak tarihi ortaklar arıyorlar. Ermeniler ise davalarını Yahudiler ölçüsünde başarıyla kabul ettireceklerini düşünerek de bu kavrama dört elle sarılıyorlar. Ermeni tehciri ve mukataleyi 'genocide" olarak nitelemeyi reddeden Bernard Lewis gibi bilginleri mahkum ettiriyorlar, aynı fikirde olduğunu söyleyen Gilles Veinstein gibi Fransa"nın tanınmış bir türkoloğunu protesto ediyorlar, College de France"a seçimini engellemeye çalışıyorlar.
NEDEN TÜRKİYE? Batı Avrupa"daki çevreler, 'genocide" suçunun ne olduğunu biliyor ve solcusundan sağcısına, bu suçu Türkiye"ye yamıyorlar. Amaç; bazı siyasilerimizin temcit pilavı gibi tekrarladıkları, sadece siyasi, iktisadi kontrol kurmak, bölgeyi bölmek değildir. Tek başına Ermeni propoganda imkanlarının da bu kadar yaygın sonuç elde etmesi mümkün değildir.
Bizim ülkemizde ise ne hükümet çevreleri ne milliyetçi tarihçiler, ne liberal entelektüeller 'genocide" kavramını yeterince tanımıyorlar. Genocide, mürur-u zamana (zamanaşımına) tabi olmayan bir suçtur. Hukuki sonuçları yanında, kültürel olarak da bir milletin hem mazisini hem de geleceğini bağlar.
"1915 olayları, tıpkı müteakip Pontus hadiseleri gibi, yanlış politikaların, gerçekçi olmayan isteklerin, dış kışkırtmaların da hızlanmasıyla yaratılmış, geliştirilmiş boğazlaşmalar, acı tarihi sayfalardır. Bunları soğukkanlı biçimde incelemek ve sağlıklı sonuçlar elde ederek, birbirine çok yakın yönleri olan iki halkın yakınlaşmalarını temin etmek icab eder." — İLBER ORTAYLI A.Ü. Öğretim Üyesi | Sözün kısası 'genocide", sadece yapanı değil, onun mensup olduğu milleti de bağlar. Yahudi soykırımından dolayı benzer fikirleri savunan Martin Luther ve Protestanlık, Hitler kadar suçludur. Her şeye rağmen bugünkü Alman kuşakları da babalarının fiilini ister istemez üstünde taşımaktadır. Soykırım faaliyetlerine iştirakten dolayı sadece Vichy Hükümeti suçlu değildir. Fransız kültüründe bu işin kökleri Voltaire"e kadar gider.
Soykırım ne devletle ne idare adamlarıyla ne de belirli bir partinin ideoloji ve fiiliyle sınırlı kalır. Bunlarla aynı kimliği paylaşan herkes 'bunlardan biri" olarak tavsif edilir.
1915 olayları, tıpkı müteakip Pontus hadiseleri gibi, yanlış politikaların, gerçekçi olmayan isteklerin, dış kışkırtmaların da hızlanmasıyla yaratılmış, geliştirilmiş boğazlaşmalar, acı tarihi sayfalardır. Bunları soğukkanlı biçimde incelemek ve sağlıklı sonuçlar elde ederek, birbirine çok yakın yönleri olan iki halkın yakınlaşmalarını temin etmek icab eder. Ermenistan ve Türkiye, bir arada yaşaması ve karnını doyurması gereken iki devlettir.
SOYKIRIM NEDİR? Her boğazlaşma, her etnik çatışma, 'genocide" olarak nitelendirilemez. Reich Almanya"sının bu özgün suçu, rastgele dönemleri ve kavimleri nitelendirmek için uygun değildir ve beşeriyetin her kesimini bu suça ortaklıkla itham etmek de, sağlıklı ve adil bir değerlendirme değildir.
Soykırım için gerekli olan önyargılar, küçümseyici ifadeler, olumsuz bir ayırımcılık (negative discrimination) Osmanlı-Türk kültüründe yoktur. Hatta Ermeniler hakkında bir takım Hıristiyan milletlerin kültüründe var olan bu gibi önyargıların onda birine, Müslümanlar ve Türkler arasında rastlanmaz. 1914"te harbe giren İmparatorluğun hükümetinde, Ermeni nazırlar vardı (bunların, savaşın ilanına karşı çok vatanperverane bir tepki göstererek, istifa ettiklerini de belirtmeliyiz).
Hayat görüşlerini ve yaşam biçimlerini paylaşan iki kavmin arasında, 'genocide"i uygulatacak bir münâferet (soğukluk) ortamı yoktu. Dahası, bizzat İttihat ve Terakki çevrelerinde, tehcir kararını tasvip etmeyen kimseler vardı.
Ermenilerin tarihi gelişimleri ve ulaşacakları hedef, zamansız ve gereksiz bir harple sapmaya uğramıştır. Çoğunlukta olmadıkları bir bölgedeki gerçekleşmesi zor siyasi amaçları, diğer grupların tepkisini yaratmıştır. Harbin getirdiği ani yıkımın yarattığı panik, bu olaylar zincirini ortaya çıkartmıştır. Bunu böyle bilmeli, olayların tarihini olduğu gibi konuşmalı, yazmalı ve soykırım suçlamasını devletten önce halk olarak reddetmeliyiz.
FARKLI ERMENİ CEMAATLERİ VE AMERİKAN MİSYONERLERİ Bir kısım Ermeni, Haçlı seferlerinden beri Katolik inanca girmiştir. Özellikle Çukurova ve Ankara Ermenileri bu zümredendir. Katolik Ermeniler dünya görüşleri ve kültürel seçimleri itibarıyla kendilerini asıl Ermeni gruptan ayırmayı tercih etmişlerdir. Her ne kadar 19. yüzyılda bazı Katolik Ermeniler laik ulusçu bir tavırla asıl Ermeni grupla bağdaşma yolunu seçmişlerse de iki grup arasında her zaman için derin bir münâferet (soğukluk) vardı. 19. yüzyılda aslen bir Katolik rahip olan Ormanyan"ın Ortodoks gruba geçmesi ve imparatorluk tarihinde en uzun süre görev yapan Ermeni ruhani lideri olması gibi bir olay dahi istisnaidir.
Katolikler, Milli Ermeni Kilisesi"ne yanaşmamışlardır. Cizvitlerin propogandası, hatta 18. yüzyıl sonunda Katolik propogandasına karşı çıkan Patrik Avedik"i buradan Paris"e, Bastille"e kaçıracak kadar cüretkâr davranmaları, Katolik Ermenilerin kuvvetlenmesine neden olmuştur. İmparatorlukta bilhassa 17. yüzyıl sonunda, Sivaslı Mehitar gibi bir Katolik rahibin ortaya çıkmasıyla Katolik Ermeniler, Batı kültürü ve siyasetiyle daha çok bütünleşmiştir. Belirtmek gerekir ki, Batı medeniyetini Ermenilere tanıtmakta, Ermenileri de Batıya kabul ettirmekte çok etkili olmuşlardır. Mehitarist cemaat Venedik, Viyana ve Paris gibi merkezlerde matbaa, okul ve manastırlar teşkil etmiş; Ermeniliği Batıyla bütünleştirmekte hizmet etmiş, Osmanlı Ermenileri arasında da bu gibi okulların açılmasına öncülük etmiştir. Ama Doğu"daki Ermenilerin hayatını ve siyasetini asıl etkileyen akım, Boston"dan kaynaklanan Amerikan misyoner faaliyetidir.
Kısa zamanda Doğu bölgesinde ve Mezopotamya"da sayıları 400"ü geçen okul, yetimhane ve sanayi mektebiyle Amerikalı misyonerler; Ermeni cemaatı arasında çatışmalara da neden olan üçüncü bir mezhebin, Protestanlığın doğuşuna neden oldular. Ermeni halkının en fakir ve en eğitimsiz kesimini, yüksek eğitime hazırlamak yanında, zenaatkâr olarak da eğiten misyonerlerin yeni militan bir grubun doğuşunu hazırladıklarına hiç şüphe yoktur.
Galiba çağdaş Ermeni diasporasını (yurt dışında yaşayan Ermeni cemaatler) yönlendiren dünya görüşü ve siyaset, bugün de bu eğitimin sonucu olarak devam etmektedir. Bu Ermeni ulusçuluğunun Osmanlı yönetimine karşı yöneliminden çok, asıl buhran, Ermeni uyruklar arasındaki mezhep ve parti çatışmalarıydı. Hınçaklar, Daşnaklar gibi sosyalizan ve milliyetçi militan gruplar dışında, Ramgavar gibi anayasacı liberal burjuvazinin yükselişini temsil eden partiler de vardı. Ama her şeye rağmen, kültürü, yaşam biçimi, siyasi meşruiyetçilik anlayışıyla, Osmanlı devletine ve İmparatorluk sistemine sadık ve bütünleşmiş Ermeni unsuru da göz önünde tutmak gerekir. İşte bu sonuncu grupla milliyetçiler arasındaki çatışma ve gerilim, Ermeni hayatını ve yakın tarihini şekillendiren bir başka unsurdur.
|
Kaynak: Prof. Dr. İlber Ortaylı, A.Ü. Öğretim Üyesi NTV-MSNBC, 18.01.2001 |
|
|
|

|
|
|
|
|
Ermeni yasa tasarısı ve TBMM bildirisi...
TBMM, 21. Dönem 3. Yasama yılının açıldığı 1 Ekim 2000 tarihinde, ABD Temsilciler Meclisi gündeminde bulunan "Sözde Ermeni Soykırımı" yasa tasarısı ile ilgili olarak bir bildiri yayınladı.
Bildiride, "Türkiye Büyük Millet Meclisi, küçük siyasi hesaplar için, tarihi çarpıtarak, tek yanlı ve yanlış iddialara dayalı gerekçelerden hareketle, işin gerçek yüzünün tarihçilere bırakılması yerine siyasi alana çekilerek bir milleti rencide edecek kararlardan medet uman ve bir yasama organını bu amaçlar için kullanmaya yeltenenlerin, uzun yıllara dayanan Türk-Amerikan dostluğunu tehlikeye düşürecek girişimlerini de kuvvetle kınamaktadır" denildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yayınladığı, Meclis'de temsil edilen tüm siyasi partilerin grup başkanvekillerinin imzasını taşıyan bildiri şöyle:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisinde görüşülmekte olan ve halkımızın infialine yol açan sözde Ermeni soykırımına ilişkin karar tasarısı ile ilgili gelişmeleri üzüntü ve dikkatle izlemektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Büyük Atatürk’ün işaret ettiği "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine gönülden bağlıdır. Bu ilkeye bağlılığın doğal bir sonucu olarak, dünya milletleri arasında anlayış, barış ve dostluğun hâkim olacağı bir ortamın yaratılarak gelecek nesillere miras bırakılmasına hizmet etmeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, dünyada ve özellikle bulunduğu bölgede barış ve istikrarın tesisini ve sürdürülmesini istemektedir. Bu barış ve istikrarın ilk koşulu da ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesidir.
Ne yazık ki, Ermenistan’ın, komşularının toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı göstermediğini, bir komşusunun topraklarını işgal altında tutmasından ve bir diğer komşusunun topraklarında gözü olduğunu anayasasına derçettiği “Bağımsızlık Bildirge”sinden görmekteyiz. Ayrıca, yöneticilerinin çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda ülkemizi hedef alan açıklamaları da dikkat çekmektedir. Ermenistan yöneticilerine, seçtikleri bu yanlış yoldan vazgeçerek, Türkiye aleyhine üçüncü ülke kurumlarında sürdürdükleri girişimleri durdurmalarının ve Türkiye ile iyi komşuluk içinde yaşama yollarını aramalarının gerektiğini hatırlatırız. Bu yolu seçtikleri takdirde, hiç kuşkusuz, en başta Ermenistan halkı fayda görecektir.
Tarih, ülkeler ve halklar arasında kin ve nefret duygusunu körüklemek için bir husumet unsuru olarak değil, milletler arasında hoşgörü ve anlayışın yerleştirilmesi ve geliştirilmesi için kullanıldığı takdirde insanlık için faydalıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, küçük siyasî hesaplar için, tarihi çarpıtarak, tek yanlı ve yanlış iddialara dayalı gerekçelerden hareketle, işin gerçek yüzünün tarihçilere bırakılması yerine siyasî alana çekilerek bir milleti rencide edecek kararlardan medet uman ve bir yasama organını bu amaçlar için kullanmaya yeltenenlerin, uzun yıllara dayanan Türk-Amerikan dostluğunu tehlikeye düşürecek girişimlerini de kuvvetle kınamaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, dost ve müttefik Amerika Birleşik Devletleri Kongresini, iki ülke arasında her alanda mevcut dünya ve bölge barışı için önem taşıyan, işbirliğine zarar verecek davranışlardan kaçınmaya da davet etmektedir.
| Aydın Tümen
| Ömer İzgi
| Bülent Arınç
|
| (Ankara)
| (Konya)
| (Manisa)
|
| DSP Grup Başkanvekili
| MHP Grup Başkanvekili
| FP Grup Başkanvekili |
| Beyhan Aslan
| Saffet Arıkan Bedük
|
| (Denizli)
| (Ankara)
|
| ANAP Grup Başkanvekili
| DYP Grup Başkanvekili |
|
|
|

|
June 17
|
|
MAHALLE KAHVESİ
................................................................... Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik; Önünde tahta mı, toprak mı? sorma, pis bir eşik. Şu gördüğün yer için her ne söylesen câiz; Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz! Zemini yüz sene evvel döşenme malta imiş... "İmiş"le söylüyorum, çünkü anlamak uzun iş. O bir karış kirin altında hangi maden var? Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu dıvar, Maun cilâsına batmış tütünlü nargileden; Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden. Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al. Vücudu kapkara, leylek bacaklı bir mangal. Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli: Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı, Zavallının güveden hep liyme liyme sırtı. Kurur bir örtünün üstünde yağlı bir mendil: Ki "ben tependen inersem" diyen hasır zembil
Onun hizasına gelmez mi? Bir döner şöyle; Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle! Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk, İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok! Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz; Onun yanında kan almak için beş on boynuz. İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar... Demek ki kahveci hem diş tabibi, hem perukâr, İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası; Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası: Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden, Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar dizilen Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil; Birer mezâra işaret düşün ki her kandil! ....................................................................... Seyirciler mütefekkir, güzide bir tabaka; Düşünmelerdeki şiveyse büsbütün başka: Kiminde el, filân asla karışmıyorken işe, Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe! Al işte: "Beyne burundan gerek" demiş de "hulûl" Tahharriyat-i amîkayla muttasıl meşgul! Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam! Zemine, daire şeklinde yaydı bir balgam: Abanmış olduğu bir yumru yumru değnekle, Mümâslar çizerek soktu belki yüz şekle!
Mehmet Akif ERSOY
|
|
|
|
|
BÜLBÜL
-Basri Bey oğlumuza-
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı, Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl... Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım; Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd, Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd, 0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi; Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi! -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ? 0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun, Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda; Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda, Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda! Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın; Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)
|
|
|
|
|
|
MEHMET AKİF ERSOY
1873 yılında İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936 yılında aynı kentte öldü. Babası, Fatih Camii medrese hocalarından Arnavut İpek'li Tahir Efendi'dir. Ortaöğrenimini Fatih Merkez Rüşdiyesi'nde ve Mekteb-i Mülkiye İdadisi'nde gördü, bir yandan da Fatih Camisi'ndeki derslere giderek Arapça ve Farsça öğrendi. Ortaöğrenimini bitirdiği yıl, yeni açılan Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ne girdi, dört yıl süren öğrenimi sonunda baytarlık (veterinerlik) bölümünü birincilikle bitirdi (1893). Ziraat Bakanlığı'na memur olarak girdi, dört yıl kadar Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan'da görev yaptı. Bir süre sonra, ek görev olarak, Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'nde kitabet dersleri (1906) verdi. 1908'den sonra, arkadaşı Eşref Edip ile birlikte Sırat-ı Müstakim (1908) ve daha sonra Sebil'ür-Reşad (1912) dergilerini çıkardı; bu yıllarda, resmi görevi olan Umur-i Baytariye Müdür Muavinliğinde çalışırken Darülfünun Edebiyat-ı Umumiye müderrisliğine atandı (1908). Balkan Savaşı'ndan sonra Umur-i Baytariye şubesindeki görevinden (1913), ardından Darülfünun'daki (1914) görevinden ayrıldı. Meşrutiyet'in ilk döneminde, Ziya Gökalp'in öncülüğüyle başlayan "Türkçülük" akımına karşı, Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un (1849-1905) etkisiyle, "İslâm birliği" görüşünü benimsedi. Sırat-ı Müstakim ve Sebil'ür-Reşad'da yayımladığı makaleler, şiirler, çeviriler ve Fatih, Şehzadebaşı, Süleymaniye, Beyazıt camilerinde verdiği vaazlarla (1912) bu ülküyü yaymaya çalıştı. Birinci Dünya Savaşı içinde İtilaf Devletleri'ne karşı Ortadoğu'da bir İslâm Birliği kurma siyaseti güden Almanya'nın çağrısı üzerine, Harbiye Nezareti'ne bağlı "Teşkilat-ı Mahsusa" tarafından Berlin'e gönderildi (1914), burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kamplarda incelemelerde bulundu. Dönüşünde yine birkaç ay kadar da Arabistan'a yollandı, savaş yılları içinde "Bâb ül Meşihat"e bağlı olarak kurulan "Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye" başkatipliğine atandı (1918). Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayı Milliye'den yana davranış ve yazılarından dolayı, Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye'deki görevinden atıldı (1920). Anadolu'ya geçerek Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Burdur Milletvekili olarak görev yaptı (1920-1923); Konya ayaklanmasını önlemek, halka öğüt vermek için Konya'ya gönderildi. Oradan Kastamonu'ya geçti, Nasrullah Camisi'nde Sevr Antlaşması'nın iç yüzünü, Kurtuluş Savaşı'nın niteliğini anlatan coşkulu bir vaaz verdi, bu vaaz Diyarbakır'da basılarak (1921) bütün vilayetlere ve cephelere dağıtıldı. Yaşamının bu döneminde "İstiklâl Marşı"nı yazdı (1921). Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra İstanbul'a döndü; çağdaş ve uygar yeni Türkiye'nin kurulması için zorunlu görülen siyasal ve toplumsal devinim ve devrimleri, kendi inanç ve ülküsüne aykırı gördüğü için Türkiye'den ayrıldı. Mısır'a gitti, Hilvan'a yerleşti, Kahire'deki Câmi-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı müderrisliğine bulundu (1925-1936), bu gönüllü sürgün döneminde siroz hastalığına tutuldu; sağaltım için döndüğü İstanbul'da öldü.
Türk edebiyatında "toplum için sanat" akımının başlıca temsilcilerinden biridir. Halka seslenen, yalın, halkın söyleyiş özelliklerini koruyan, konusu günlük ya da siyasal olaylardan alınmış, gerçekçi ve gözleme dayalı, aruz ölçüsü ile lirik-epik, lirik-didaktik şiirler yazdı.
|
|
|
|
|
|
KARACAAHMET
Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!
Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?
Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...
Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.
Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.
Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.
Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,
Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpâre ân, ne kesiklik, ne bölüm...
Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin, taşlarda donmuş sükûta sebep?
Kavuklu, başörtülü, fesli, başaçık taşlar;
Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,
Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.
Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.
Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,
Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.
Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!
e!!! :)
|
|
|
|
|
|
|
ÇİLE
Gâiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı
Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı
Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikâmet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye
Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
*
*
*
*
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
Bir fikir ki sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...
Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateş de, cımbız da yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
*
*
*
*
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymık gibi, beynimde.
Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
*
*
*
*
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mâverâ dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir âvizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni âhenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.
Öteler, öteler, gâyemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...
|
|
|
|
|
|
NECİP FAZIL KISA KÜREK
26 Mayıs 1905'da doğdu. Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'ta ki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı.
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl' ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi(1936, 17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferanslarla büyük ilgi topladı.
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.
|
|
|
June 13
|
|
|
iSTiKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
Mehmet Akif Ersoy
|
|
|
|
|
|
|
İstiklâl Savaşı Anadolu'daki millî uyanış, Samsun, Sivas, Erzurum ve Trabzon bölgeleriyle, buralara komşu yerlerde mutlak bir otorite ile teçhiz edildi. Galip devletlerin bu bölgelerdeki şikâyetlerine yol açan asayişsizliklere bir son verilmesi, ordu teşkilatının dağıtılması ve silahların toplanması gibi hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevlendirilerek "ordu müfettişliği"ne tayin edilen Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışıyla (19 Mayıs 1919), millî uyanış, düzenli bir direnişe dönüşme şansına kavuştu. Mustafa Kemal'in icraatı, bir müddet sonra, İtilaf devletlerinin tedirginliğine yol açarak, kendisinin geri çağırılması için, Bâbıâli'yi harekete geçirdi. İstanbul'dan yapılan baskılar neticesinde askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa, "sîne-i millete" döndüğünü bildirerek, Anadolu'daki millî direnişi düzenlemeye devam etti. Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) kongreleri tertiplendi. Özellikle millî sınırlar içinde vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği, yabancı işgal ve tecavüzlere karşı milletin direnme hakkı bulunduğu, merkezî hükümetin aczi halinde, Anadolu'da geçici bir hükümetin kurulması gibi önemli kararlar alınarak ilan edildi. Millî direniş cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında bir arada toplandı. Mustafa Kemal, bu kongre ve cemiyetlerin başkanlığına seçilerek, liderlik rolünü kabul ettirdi. Anadolu'da gelişen millî hareket, galip devletlerin kontrolündeki İstanbul hükümetinin sevkiyle sahneye çıkartılan Anzavur Paşa kumandasındaki Kuvâ-yi İnzbâtiyye adlı kuvvetlerle ezilmek istendi. Başarısızlık, Damad Ferid hükümetinin istifası ile sonuçlandı ve Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu (2 Ekim 1919). Millî direniş hareketiyle irtibat ve görüşmeyi gerekli gören yeni hükümet, Amasya'da Mustafa Kemal ile görüşmelere girişir. Bu görüşmede özellikle, yeni seçimlerle ilgili bazı kararlar alınır (Amasya Mülâkatı, 22 Ekim 1919). Ancak yeni meclisin İstanbul'da toplanmasının, güvenlik sebebiyle mahzurlu olduğunun tesbiti, ileri görüşlülük arz eden bir önem taşımaktadır. Bu arada Sivas'ta yapılan bir toplantıda, millî hareketin sevk ve idaresini yürüten Heyet-i Temsiliyye'nin, bundan böyle Ankara'da faaliyet göstermesine karar verildi (29 Kasım 1919). Millî gaye ve hedefleri ve millî sınırları belirleyen bir belge (Mîsak-ı Millî) hazırlanarak ilan edildi. Her şeye rağmen yine İstanbul'da toplanan meclis (12 Ocak 1920), bu millî yemini resmen kabul ve bütün dünyaya ilan ederek tarihî bir görevi yerine getirmiş oldu (17 Şubat 1920). Bunun üzerine, Batıda Yunan kuvvetleri taarruza geçerek işgal bölgelerini genişletmeye, Doğuda Ermeniler, kanlı tecavüzlerini arttırmaya başladılar. İstanbul'daki işgal kuvvetleriyse, resmî dairelere zorla girerek, şehre bir daha el koydular (16 Mart 1920). Meclis dağıldı, kaçan milletvekilleri Ankara'ya gittiler. Damad Ferid'in tekrar sadarete getirilmesiyle, bu tecavüzler tekemmül etti (5 Nisan 1920). Yeni hükümet, çaresizliğini, Mustafa Kemal Paşa'yı askerlikten tard ve idam cezasına mahkûm etmekle gösterdi (11 Mayıs 1920).
Barış antlaşması için yapılan görüşmeler ise, Paris'te devam etmekteydi. Müttefiklerin hazırladıkları barış, Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen parçalamakta, geriye kalan Türklere, küçük bir toprak parçasını bile çok görmekteydi. Batı Anadolu'da Yunan işgali, Bizans hayallerini gerçekleştirerek boyutlar alarak bir ilhaka dönüşürken, bütün Trakya, Yunanistan'a bırakılıyordu. Doğuda bir Ermenistan kurulması öngörülüyor, güney ve güneybatıda Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluşturuluyordu. Boğazlar bölgesi, özel ve müstakil bir idareye bırakılmaktaydı. Doğudaki Kürtlerin, antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra, ayrı bir devlet kurmak istemeleri halinde, buna, İngiliz mandaterliğinde olmak kaydıyla izin verilmesi karar altına alınıyordu. Bu gibi şartlarıyla gerçek bir ölüm fermanı olan bu barış antlaşması, 22 Temmuz 1922'de toplanan Saltanat Şûrâsı'nda görüşüldü. Müttefiklerin, İstanbul'u Yunan işgaline terk edecekleri tehditleri ve genel ümitsizlik hali içinde, barış antlaşmasının Osmanlı delegeleri tarafından imzalanmasına (10 Ağustos 1920, Paris/Sevr Antlaşması) razı olundu. Ancak padişah tarafından tasdik olunmadı. Antlaşmayı, sadece Yunanistan parlamentosu tasdik etti. Barış antlaşmasına rağmen Yunanlılar, Batı Anadolu'daki ileri harekât ve işgallerine kanlı bir şekilde devam ettiler. 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos'taki tarihî toplantısında, Sevr Antlaşmasını kabul eden Saltanat Şûrâsı âzalarını ve antlaşmaya imza koyan delegeleri "vatan haini" olarak ilan etti ve antlaşmayı tanımadığını bütün dünyaya bildirdi. Doğuda Ermenilerin tecavüzleri, Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki kuvvetlerle önlenmeye; batıdaki Yunan ilerlemeleri, dağınık millî güçlerin birleştirilmesi ve nizamî bir ordu kurulması faaliyetleriyle kuvvet bulacak olan Batı Cephesi Kumandanlığı'nın teşkili ile (Ali Fuad Cebesoy, İsmet İnönü) durdurulmaya çalışıldı. Ermenilerle sürdürülen savaş, nihayet zaferle sonuçlandırıldı. Yapılan Gümrü Antlaşması'yla (2/3 Aralık 1920), "Doksanüç Harbi" kayıpları geri alınarak, Ermeni hayallerine bir son verildi. Sovyetlerle yapılan dostluk antlaşmasıyla (16 Mart 1921) Ankara hükümeti, durumunu kuvvetlendirdi. Müttefiklerin, barış şartlarını hafifletme teşebbüsleri belirmeye başladı. Bu doğrultuda toplanan Londra Konferansı (Şubat 1921), Anadolu için söz söyleme hakkının Ankara hükümetinde olduğunun kabullenilmesi yolunda önemli bir adım sayılır. O sırada Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan II. İnönü zaferi, milletin "makûs talihi"nin de değişmekte olduğunun da işareti olarak kabul edilir (31 Mart 1921. Anadolu'nun kurtuluşuna gidecek olan yolun, Yunan kuvvetlerinin denize dökülmesiyle açılacağı, artık anlaşılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa idaresindeki Sakarya Meydan Savaşı (3 Eylül 1921), Ankara'ya kadar yaklaşan Yunan kuvvetlerine ağır bir darbe vurdu. Zafer, Fransa ile müstakil bir barış yapılmasını sağladı (20 Eylül 1921). Sevr, yırtılmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın "başkumandanlık" yetkileriyle donatılmış olarak, son hesaplaşmaya hazırladığı millî kuvvetler, nihayet, "Büyük Taarruz"u başlattılar (27 Ağustos 1922). 30 Ağustos'ta Yunan kuvvetleri, ağır bir mağlûbiyete uğratılarak dağıtıldı ve Yunan başkumandanı esir alındı. Türk kuvvetleri, büyük bir zafer kazanarak, Batı Anadolu'yu, Yunan işgal kuvvetlerinden temizleyip, İzmir'e girdiler (9 Eylül 1922). Büyük zafer, İstanbul'da helecanla takip edildi ve pek çokları için beklenmedik bir gelişme olarak şaşkınlıkla karşılandı. Yunan kuvvetlerinin imhası, Yunanistan'ın arkasındaki esas güç olan İngiltere'yi harekete geçirmiş ve ateşkes için başvurular artmaya başlamıştı. Mudanya Mütarekesi, fazla bir zorlukla karşılaşılmadan, Anadolu ve Trakya'nın boşaltılması neticesini temin etti (11 Ekim 1922). Düşman askerleri, geldikleri gibi çekilip gitmeye başladılar.
Son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa'nın, Ankara hükümetiyle barışma teşebbüsleri, kabul görmedi. Müttefiklerin, Lozan'da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükümetini de davet etmiş olmaları ve bunu kabul eden Tevfik Paşa'nın bu istikametteki faaliyetleri, Ankara'da infialle karşılandı ve bazı acil ve tarihî kararların alınmasını kaçınılmaz kıldı. Bu konudaki tartışmalar, saltanat müessesesinin varlığı üzerinde yoğunluk kazanarak, nihayet 1 Kasım 1922'de saltanat ilga edildi. Tevfik Paşa, istifa etti (4 Kasım 1922). Sultan Vahideddin, yeni bir sadrazam tayin etmemekle, Ankara hükümetinin kararına boyun eğmiş oldu ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldı. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini derhal hal ve ıskat edip, Abdülmecid Efendi'yi halife seçti (16 Kasım 1922). Lozan Barış Antlaşması (25 Temmuz 1923) ile İstiklâl Savaşı başarı ve zaferle sona erdirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923) ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın reisicumhur seçilmesiyle yeni devlet, merkezi Ankara olan (13 Kasım 1923) bir Cumhuriyet haline geldiği gibi, girişilecek köklü reformlar cümlesinden olarak, hilâfet müessesesinin ilgası lüzumlu görüldüğünden, bu tarihî müesseseye son verilerek (3 Mayıs 1924), son halife Abdülmecid Efendi ve bütün Osmanlı hânedanı mensupları da yurdu terke mecbur edildiler.
|
|
|
|
|
|
|
İSTİKLAL SAVAŞI
Mondros Mütarekesinden sonra, anlaşmayı imzalamış olan ülkeler anlaşmanın öngördüğü koşullara uymamışlardır. Çeşitli bahaneler öne süren İtilaf Devletlerinin ( Fransa, İngiltere ve İtalya ) Donanmaları İstanbul'a gelmiş, Adana vilayeti Fransızlar tarafından, Urfa ile Maraş vilayetleri ise, İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Antalya ve Konya'da İtalyan askerleri, Merzifon ve Samsunda ise İngiliz askerleri, hemen her yerde yabancı subaylar, yetkililer ve ajanlar vardır. Yine İtilaf Devletlerinin onayıyla Yunan Ordusu'nun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkması üzerine, Mustafa Kemal Anadolu'ya gitmeye karar vermiş ve 16 Mayıs 1919'da, "Bandırma" isimli küçük bir tekne ile İstanbul'dan ayrılmıştır. Mustafa Kemal, Anadolu'ya yapacağı bu yolculuğu esnasında düşmanlarının bu gemiyi batırmayı planladıkları konusunda uyarılmıştır. Ama o bundan korkmamış ve 19 Mayıs 1919 Pazartesi tarihinde Samsuna ulaşarak Anadolu toprağına ayak basmıştır.
İşte bu tarih, Türk İstiklal Savaşının başlangıcıdır. Mustafa Kemal bu tarihi daha sonra kendi doğum tarihi olarak da seçmiştir.
Böylece, Anadolu'da bir ulusal direniş dalgası oluşmuş, Doğu’da Erzurum'da da bir hareketlilik başlamıştır. Mustafa Kemal hızlı bir biçimde hareket ederek tüm organizasyonun başına geçmiştir. 1919 yılının yazında yapılan Erzurum ve Sivas kongrelerinde ulusal bir sözleşme ile ulusal hedefler ilan edilmiştir.
İstanbul'un, İşgal kuvvetlerince işgal edilmesi üzerine, Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisini açarak merkezi Ankara olan yeni ve geçici bir hükümet kurmuştur. Mustafa Kemal aynı gün Meclis Başkanlığına getirilmiştir. Bu sırada Yunan Ordusu da, Çerkez Ethem'in ayaklanmasından yararlanarak ve onunla işbirliği içerisinde Bursa ve Eskişehir yönünde harekete geçmiştir. Ancak 10 Ocak 1921 tarihinde, düşman kuvvetleri Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet İnönü ve orduları tarafından çok ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. 10 Temmuz 1921 tarihinde ise, Yunan Ordusu beş tümen ile Sakarya'ya bir cephe saldırısı başlatmıştır. 23 Ağustos tarihinden 13 Eylül tarihine kadar aralıksız olarak süren büyük Sakarya Savaşı sonrasında, Yunan Ordusu yenilmiş ve çekilmeye zorlanmıştır. Bu savaş sonrasında, Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Gazi ve Mareşal unvanlarını vermiştir. Düşmanlarını ülkesinden kovmaya kararlı olan Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahında, ordularına saldırıyı başlatma emrini vermiştir. 30 Ağustos 1922 tarihinde, tüm düşman kuvvetleri Dumlupınar'da ya öldürülmüş ya da esir edilmiş, düşman ordularının Kumandanı General Trikupis esir alınmıştır.
9 Eylül 1922 tarihinde Atatürk’ün “ORDULAR! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR, İLERİ!...” emriyle, kendilerini kovalayan ordularımızdan kaçmakta olan düşman kuvvetleri İzmir yakınlarında denize dökülmüşlerdir.
Olağanüstü askeri bir yeteneğe sahip olan Mustafa Kemal komutasındaki Türk kuvvetleri yurdu işgal etmiş olan Müttefik kuvvetlere karşı bir İstiklal mücadelesi vermişler ve sonunda bütün cephelerde zaferler kazanmışlardır. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla, hem bu zafer hem de bu zaferin ürünü olan yeni Türk devleti tüm dünyaca tanınmıştır. Mustafa Kemal, yeni, sağlam ve dinç bir devlet kurmuştur. 29 Ekim 1923 tarihinde, yeni Türk Devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğunu ilan etmiştir. Ve Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.
|
|
|
|
|
|
- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil, Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini, Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
-
Mehmet Akif Ersoy
|
|
|
|
|
|
|
ŞEHİT ONBAŞI KINALİ ALİ
Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, "Nerelisin?" gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı.. Yanına çağırdı ve merakla sordu: "Adın ne senin evladım?"
"Ali, komutanım." "Nerelisin?" "Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." "Peki evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" "Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum."
"Peki" dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. "Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. "Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
"Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, "Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir" cümlesi ile bitiriyordu.
Tam zarf kapatılırken, Ali, "İki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: "Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım."
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu.
"Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı, şöyle diyordu anası:
"Oğlum Ali, yazmışsın ki, kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar;
1- Gelinlik kıza. Gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye.
2- Kurbanlık koça. Allah'a kurban olsun diye.
3- Askere giden yiğitlerimize. Vatana kurban olsun diye. Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun."
Bu mektup şu anda Çanakkale şehitler müzesinde sergilenmektedir.. Allah tüm şehitlerimize gani gani rahmet eylesin. Bu vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna emeğini, yüreğini ve canını veren herkesten razı olsun.( Bu mektubun bir sesli dosyasını dinleyin .. Çanakkale türküsü eşliğinde okuduğunuzda o dosyayı duygulanmamanız imkansız..)
|
|
|
|
|
|
|
AH İSTANBUL
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?.. Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul`da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sünbül kokan Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul…
Necip Fazıl Kısakürek
|
|
|
|
|
|
İSTANBULUN TARİHÇESİ
İstanbul’un tarihi, coğrafi durumu ile çok yakından ilgilidir. Şehirde daha tarih öncesi çağlara ait bir takım yerleşim bölgeleri olduğu tespit edilmiştir. 1942 - 1952 yılları arasında Kadıköy çevresindeki Fikir Tepesinde yapılan kazılar sırasında M.Ö. 3.000 yılına ait bir takım aletler, iskeletler bulunmuştur. Bu durum İstanbul’un Asya kıyılarında o çağlarda insanların yaşadığını açıkça ortaya koymaktadır. Rumeli tarafında da kazılar yapılacak olursa buralarda da çok eski çağlardan kalma çeşitli kalıntılara rastlanacağı sanılmaktadır.
Bugünkü İstanbul şehirlerinin çekirdeğinin yani Haliç’in güneyinde kalan parçanın ilk sakinleri Trak’lardı. Fenikeliler ise Kadıköy’ünde yerleşmişlerdi. Bilindiği gibi Traklar Hint-Avrupa Fenikeliler ise Sami ırklarındandır. Yunanlılara göre; Yunanistan’ın Megara şehrindeki Byzas’ın yönetimindeki bir Yunanlınlar kafilesi M.Ö. 658′de bugünkü Srayburnu’na gelip yerleştiler. Bundan sonraki yüzyıllarda şehir yavaş yavaş ikinci derecede bir liman ve ticaret şehri olmaya yüz tuttu. Roma egemenliği altında iç bağımsızlığını koruyan bu ticaret şehri, ancak M.S. II. yüzyılda bir Roma sitesi oldu.
İmparator Konstantin, 325′te yeni ve büyük bir şehir yapımına girişti.11 Mayıs 330′da bu şehir kesin olarak Roma’nın yerine dünya imparatorluğunun başkenti oldu. Daha Konstantin devrinde şehrin nüfusu 200.000′i geçti. Fakat birkaç milyonluk Roma’nın kalabalıklığına ve büyüklüğüne erişmekten uzak bulunuyordu. 395′te imparatorluk ikiye ayrılınca İstanbul Doğu İmparatorluğu’ nun başkenti oldu. Justinianus devrinde yani VI. Yüzyılda nüfusu milyonu aştı, dünyanın en büyük şehri haline geldi. VII. Yüzyılın sonundan başlayarak Bağdat nüfusu, büyüklüğü ve zenginliği bakımından İstanbul’u geride bıraktıysa da , şehir hiçbir zaman milyonu aşan nüfusunu kaybetmedi. Ancak Latinler’ in işgalinde bu büyük nüfus dağıldı.
Asya’da ki imparatorluklarının yıkılması üzerine Avrupa’ya gelen ve bu kıtanın en büyük kısmında olan Hun Türklerinin hakanı Atilla, 447′de Büyükçekmece’ye kadar geldi; fakat Bizans’ı yıllık bir vergiye bağladıktan sonra geri döndü. Hun’ lardan sonra gene Asya da ki imparatorluk tahtını kaybeden Avar (Apar) Türkleri Avrupa’ya geldiler ve 616′da İstanbul’un önlerine kadar ilerlediler. 626 yılında Avarlar’ın şehri kuşatması, tarih boyunca Bizans’ın karşılaştığı en önemli tehlikelerden birini meydana getirdi. Kadıköy ve Üsküdar tarafından da İranlılar (Sasaniler) bu kuşatmaya katılıyorlardı. Büyük şans esri olarak Bizans bu kuşatmayı ağır şartlarla atlattı.
İslam dinin ortaya çıkmasından sonra Arapların başlıca hedeflerinden biride İstanbul oldu. 668-669 kuşatması gelecekteki halife Yezid’in başkomutanlığı altında yapıldı. 665′te Bizans donanmasını yok eden İslam donanması bu kuşatmaya açık bir kapı hazırlamıştı. Bu sefere Peygamberin bayraktarı Halid İbni Zeyd (Ebu Eyyubu’l-Ensari) ve Peygamberin birçok arkadaşı katıldı. Bu kuşatmadan bir sonuç çıkmayınca Halife Muaviye, 673-674′te şehri bir kere daha karadan kuşattırdı. Araplar Kapıdağı yarımadasında üslenerek tam yedi yıl sefer mevsiminde İstanbul önlerinde göründüler. Fakat bileşimi yalnız Bizanslılar tarafından biline “Rum Ateşi” yüzünden bir sonuç çıkmadı. 713-714′te tekrar Prens Mesleme, tekrar İstanbul’u kuşattı. Bu kuşatma Bizans’ı yıkılma tehlikesiyle yüz yüze getirdi. Arapların şehri alması ve Avrupa’ya hakim olması bir gün meselesi sayıldı. Fakat İmparator Leon’un enerjisi durumu kurtardı. Bu kuşatma Avrupa tarihinin dönüm noktalarından biri sayılır.781′de gelecekteki halife Harunureşid’te şehri kuşattı; fakat yıllık vergi karşılığında geri çekildi.
Bundan sonra Bulgar Türkleri, İstanbul için en büyük tehlike teşkil etti.813′te Kurum Han, Bizans ordusunu Edirne meydan savaşında yok ettikten sonra, şehri kuşattı. Fakat kat kat surlarının ululuğu ve dayanıklılığı Bizans’ı gene kurtardı. 1090′da başka bir Türk topluluğu, Peçenekler Çekmece’ye kadar geldiler. Malazgirt’ten birkaç yıl sonra Selçuklu Türkleri Üsküdar’a kadar geldiler ve İznik’i Türkiye’nin başkenti yaptılar; fakat Avrupa’ya geçemediler. Birinci Haçlı seferi Bizans’ı Selçuk Türklerinden kurtardı. Ve Bizans’ın Türkler tarafından fethini 3,5 yıl geriye itti.
16 Nisan 1204′te, Bizans’ı Türklerin elinden kurtarmak emeliyle hazırlanan Haçlı Seferinin dördüncüsü, özellikle Bizans’a yöneldi. Şehrin heybeti ve zenginliği karşısında gözleri kamaşan fakir Avrupalılar, İstanbul’u şiddetli bir savaştan sonra aldılar. Tarihte ilk defa olarak şehre barbarlar egemen oldular. Milyonluk şehir en müthiş yağma, katil ve saldırılarla karşılaştı ve zenginliğinin büyük kısmını kaybetti. On binlerce elyazması yakıldı. Kiliseler son şamdanlarına kadar yağmalandı. On binlerce İstanbullu kılıçtan geçirildi. Kadınlar saldırıya uğradı. Bütün bu hareketlere yalnız savaşçılar değil, Latin Rahipleride katıldı. İznik’e sığınan Bizans İmparatorluğu başkentini Latinler’in elinden almak için amansız bir mücadeleye girişti. Latinler İstanbul’da bir imparatorluk kurdular ve tahtı bir Fransız Hanedanına verdiler. Sonunda 1261′de Paleologoslar’ın idaresindeki Bizanslılar İstanbul’dan Latinleri kovdular. İmparatorluğun başkenti İznik’ten tekrar İstanbul’a nakledildi. Fakat bu dönemde şehrin nüfusu tahminlere göre yarım milyondan da aşağıya düşmüştü. Bununla beraber -İspanya’da ki Arap şehirleri hariç- Avrupa’nın en büyük şehri idi. Bu devre kadar Hıristiyan Avrupa’da hiçbir şehrin nüfusu 150.000′i aşmamıştır.
Bundan sonra Bizans, Osmanlı Türkleri ile karşı karşıya kaldı. Daha sonra Orhan bey Üsküdar’a geldi. İmparator ile pek sıkı ilişkiler kurdu. 1390 baharında Orhan Gazi’nin torunu Yıldırım Bayezit, şehri kuşattı fakat ağır vergi karşılığında kuşatmayı kaldırdı. Yıldırım’ın İstanbul’u almak azim ve kararı kesindi. Ancak Timur olayı bu fethi yarım yüzyıl geride bıraktı. 1396′da Türkleri Avrupa’dan sürmek ve Bizans’ı kurtarmak için gelen bütün Avrupa devletlerinin kuvvetlerinden meydana gelmiş büyük Haçlı ordusunu yok eden yıldırım Anadolu Hisarı’nı yaptırdı ve 1397′de şehri kuşattı. Fakat kuşatma savaşına girmedi; büyük Türk birliklerini şehre bağlamak istemedi. Uzun süren bir abluka ile Bursa gibi İstanbul’un da boyun eğip teslim olacağını düşündü. Bizans bu durumdayken Timur, 1402′de Yıldırım’ı yendi.
Yıldırım’ın oğlu Musa Çelebi, 1411′de İstanbul’u kuşattıysa da alamadı. Yıldırım’ın torunu II. Murat’ın 1422′nin 15 haziranından 24 ağustosuna kadar süren pek şiddetli savaşlara sahne olan kuşatması, artık şehrin son günlerini yaşadığını gösterdi. Anadolu’da bir ayaklanma olması, Bizans’ı bu defada kurtardı. Fakat II. Murat’ın oğlu II. Mehmet, şehri almayı hemen hemen bir sabit fikir haline getirmişti. 29 Mayıs 1453′te İstanbul’u alarak Ortaçağ’a son verdi.
|
|
|
|
|
|
|
İSTANBUL ÜZERİNE HAREKET
İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali
Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul'u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat'i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul'dan beş mil uzakta bir yere getirildi(1).
Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa'ya teslim edildi(2).
Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.
Mora’ya Akın
Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora'da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul'a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,
Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi
Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453'de Edirne'den üzerine hareketi hareket etti(3). Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç'teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)'ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.
İstanbul’un Surları (5)
Topkapısarayı'nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu'ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya'nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.
Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Bahkpazarı'ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya'nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.
Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma'yı sevmediğinden payitahtını Bizans'a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya'yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine aldı. Yeni sur Haliç'teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı'nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii'nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara'ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.
Bizans'ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu - ki ondördüncü mıntaka addediliyordu - yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsaroyı mmtakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mmtaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç'e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.
Muhasara Esnasında Surların Hali
Sultan Mehmed'in muhasarası esnasında esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç'in Sirkeci'den Galata'ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç'e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.
O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad'ın İstanbul'u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler(6).
İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi
İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453'de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadirga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti(7). Fakat sonradan muhasaramn sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).
Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadirga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz'den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).
Galata'da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun çin durumu Cenova'ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata'nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne'de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul'a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).
Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul'a uğrayan ve Venedik'e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul'da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul'da alıkonulmuşlardı (12).
İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti
Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu (13). Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı'nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi'sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro'nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17).
Pâdişâh karagâhı Topkapısı'nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).
Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray'dan (Sinegion) Edirnekapı'ya kadar olan kısmıRumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı'dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).
Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri
İstanbul'un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).
Osmanlı Donanması
Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli parçadan ziyade olduğu söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan'da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Stüdyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.
Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri
İstanbul'u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973'dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş'dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan'ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans'ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle artmış olduğuna şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.
Bizans'ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galatd'da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç'te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.
İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı
Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir. Bu suretle hazırlık tamamlanıp Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa'yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.
İSTANBUL'UN FETHİ
Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem'in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).
İlk Hücum
Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç'e geçilememiştir.
Deniz Muharebesi (33)
Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul'a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora'dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul'a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey'e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule'yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy'ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.
Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç'e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey'in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.
Ordu Görüşmesi
Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğin-den çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa'nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa'nın yardıma gelmelerinden korktuğu Kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa'nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul'un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.
Haliç’e Donanma İndirilmesi
Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray'a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy''den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç'e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç'teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı (37).
Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç'e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç'e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi (38).
Padişah Haliç'teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.
Bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesine kat'î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy'le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen'den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa'ya yani Haliç sahiline geliyordu (39). Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.
Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophanemden itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 - 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa'ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).
Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi (42), ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas'a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç'te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.
Donanmanın Haliç'e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.
Galata'da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç'teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batı-rıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemasdiyen top ateşi altına alındı.
6 Mayıstaki İkinci Hücum
Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.
12 Mayıs Taarruzu
Bu mevzii taarruz 12 mayısta Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.
Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.
İmparatora Son Teslim Teklifi
Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey'i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:
1— Şehrin kendisine terki, 2— imparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi, 3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.
Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed'e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas'ın söylediğine göre Pâdişâh:
— "Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zab-tederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora'yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım" cevabını gönderdi (43).
Macaristan Kralının Elçisi
İstanbul muhasarasının sonlarına doğru (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad'ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas'ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed'le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine îstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).
26 Ocak 1453'de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik'in Akdeniz kumandanı Loredano'ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.
Ordu Müzakeresi
Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed'i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarmın yeni bir haçlı seferi yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid'in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu (46). Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul'a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa'nm mü-taleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.
Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız'a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin'in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur (47).
Umumi Hücum Hazırlığı
Sultan Mehmed, deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul'u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul'un zabtının zarurî olduğunu, supların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti (48).
27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı (49). Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani'yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.
29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, ve-dalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı'da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik büyütüldü.
Çiftesütun'larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı'ndan Langa ve Samatya'ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç'teki donanma da Tahtakapı'dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar. Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa'lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.
Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı
29 Mayıs gecesi başlayıp sabaha yakın saate ve şehrin zaptı kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.
Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).
Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler (53). Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.
Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin'in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)'nm açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.
İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu'nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi (55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul'un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed'in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç'teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar. Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).
İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi (58)
Yirmi iki yaşında İstanbul'u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya'ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih'in İstanbul'a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).
"Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:
— "Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş" dedi; sonra Ayasofya’ya. girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:
— "Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız" dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).
Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin'in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin'in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:
— "Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?" dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi (62).
Kostantin'in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul'un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani'nin gemisiyle Mora'ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi; akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).
Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul'un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar İstanbul'da kaldıktan sonra Edirne'ye döndü ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).
İstanbul'un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.
Dipnotlar:
* Kaynak: Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan İstanbul'un fethine kadar, Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, 467-493 ss.
|
|
|
|
Fetih Marşı
|
|
|
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın ? Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden.... Senin de destanını okuyalım ezberden... Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın... Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini... Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır. Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!
Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan ! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin ! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...
Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın ? Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın.! |
|
|
|
ANADOLU ACISI
Anadolu, Anadolu, ah Anadolu!..
Bir yanında güzellik, incelik ve nur...
Bir yanında bin yıldan beridir süregelen
Toz-toprak, tezek, çamur...
İnsanlar gördüm sende; imbikten geçmiş gibi
Yüreklerinde sıcak, misilsiz bir merhamet
İnsanlar gördüm yine: Hayın, cahil, asabi...
Taş Devrini yaşayan bir kaba kuvvet.
Sivas'ta, Divriği'de, Erzurum'da, Konya'da...
İnce sütunlar gördüm, şadırvanlar, kubbeler...
Bir yanda oya gibi işlenmiş pembe mermer
Öte yanda öbek öbek, çirkin kaba, şekilsiz
Kerpiçten harabeler...
Bağışlasın şimdi bizi, vatan uğruna
Şehid düşen yüzbinlerce adsız kahraman
Çünkü seller bir yandan götürür toprağımı
Rüzgarlar bir yandan...
Unutulmuş Türklüğün ceylan yürekli töresi
Çiğnenmiş İslamın koyduğu kesin yasaklar.
Bir avuç buğday, bir tutam ot, bir karış toprak için
Konuşur mavzerler, bıçaklar...
Ve dul kalır kadınlar bir hiç yüzünden
Vurulur gelinler telli-duvaklı.
Bir ağıt başlar sonra yetim kalan evlerde
İnce, uzun, ağlamaklı.
Anadolu, Anadolu, Ah Anadolu
Böyle görmeseydim seni, böyle tanımasaydım
Yüreğim olmasaydı binbir yerinde...
Yaşasaydım yine seni acı duymadan
Anamın Azeri türkülerinde.
YAVUZ BÜLENT BAKİLER
|
|
|
|
|
|
|
SİVASIN TARİHÇESİ
Sivas'ın bugünkü sınırları içerisinde yer alan Hafik Gölü, Pılır Höyüğü, Zara Tödürge Gölü kıyısındaki Tepecik Höyüğü ile Kangal ilçesi Çukur Tarla ve Kavak nahiyesi Höyük değirmeninde Prehistorik buluntular elde edilmiştir. Yıldızeli Argaz Höyük ve çevresinde Kalkolitik çağ (maden taş devri M.Ö. 5000-3500) ile Tunç Devri (M.Ö. 3000-1500) buluntuları elde edilmiştir.
Sivas'ın yazılı tarihi M.Ö. 2000 yılı başlarında Hititlerle başlamakta olup merkez Tatlıcak Köyü ile Uzuntepe Köyündeki Höyükler, Divriği Maltepe Köyünde bulunan höyük ve Gürün Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelen Frig’lerin Hititleri ortadan kaldırmaları sonucu Sivas'ta Frig egemenliğine girmiştir. Frig yerleşimi Hitit yerleşim alanlarının üst katlarında görülmektedir. Lidya’lılar zamanındaki meşhur Kral Yolu da Sivas'tan geçmektedir.
Anadolu'daki Pers egemenliğinden sonra kurulan şehir devletlerinin zamanla Roma İmparatorluğuna bağlanması sonucu, önemli yol kavşağı üzerinde bulunan şimdiki şehir merkezinin iskan edildiği ve Sebasteia adını aldığı görülmekte veya ilin isminin Hitit Kavmi olan sibasip adından geldiği gibi, Roma İmparatoru Aguste tarafından şehre yunancada şehir manasına gelen "Sebasteia" adının verildiği ve yine Selçuklular zamanında üç değirmen anlamına gelen "Sebast" kelimesinden geldiği rivayet edilmektedir.
Bu yörede Roma hakimiyeti tam olarak yerleştikten sonra şehre "Diyapolis" yani Mebud şehri adı verilmiştir.
Roma İmparatorluğu hakimiyetine giren şehir 395'te Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğuna ayrılan topraklar içerisinde kaldı.1509'da Anadolu'ya giren Türkmen güçleri ve 1604'te Alparslan'ın önünden kaçan Selçuklu şehzadesi Elbasan Sivas yöresinde kısa süre hakimiyet sağlamışsa da, bölgenin Türk egemenliğine girmesi ancak 1071 Malazgirt Zaferinden sonra gerçekleşti. Kısa bir süre Selçuklu hakimiyetinde kalan Sivas'ta 1075'te Danişmend Beyliği kuruldu. Danişmend Beyliğinin taht kavgaları ile zayıf düşmesinden sonra Anadolu Selçuklularını yeniden birleştiren I.Mesud, 1152’de Sivas'ı eline geçirdi.
Bizanslılarında karıştığı taht ve egemenlik kavgaları sırasında Anadolu Selçukluları ile Danişmend’liler arasında sürekli el değiştiren Sivas, 1175'te II. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı. Daha sonra İzzetdin Keykavus Sivas'ı başkent yapmış, uzun müddet Sivas'ta kalarak günden güne genişleyen Sivas Şehri mamur edilmiş ve 1217 yılında Şifaiye Medresesini yaptırmıştır. İlim adamlarını Sivas'ta toplayarak şehri büyük bir ilim merkezi haline getirmiştir, İzzetdin Keykavus Türbesi" yaptırdığı medrese içinde bulunmaktadır.
1220 yılında İzzettin Keykavus ölünce yerine I. Aladdin Keykubat hükümdar oldu. Bu dönem Anadolu Selçuklularının en parlak dönemi oldu. Moğol istilasını dikkatle izleyen ve önlemler almaya çalışan Sultan 1224'te Sivas'ı surlarla çevirerek korunaklı duruma getirdi. Yerine geçen II. Gıyasettin Keyhüsrev'in kötü yönetimi sırasında sıkıntı çeken halk,1240 yıllarında ayaklanarak Sivas'ı yağmaladı. Selçuklu askerlerinin sivilleri sindirmek için seferber olduğunu gören Moğollar, Anadolu'yu ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Gıyasettin Keyhüsrev'i 1243'te Kösedağı Savaşı'nda yenilgiye uğratan Moğol güçleri, 'Sivas'ı işgal ettiler. Moğollarca bağımlı duruma gelen Selçuklular, Moğollar tarafından kurulan İlhanlı Devleti ile idareye hakim olunmuş. Sivas ili bu dönemlerde büyük bir gelişme göstererek önemli bir ticaret ve bilim kenti olmuştur.
Anadolu'da yarım asır kadar devam eden İlhanlılar devrinde Vali Demirtaş Sivas'a yerleşmiş ve istiklalini ilan ederek Sivas'ta uzun yıllar saltanatını sürdürmüştür. Demirtaş'tan sonraki Sivas Valileri sırayla, Alaattin Ertana oğlu Gıyaseddin Mehmet, Alaattin Ali ve oğlu Mehmet Bey Sivas'ta saltanatı sürdürmüşlerdir.
Ali Bey'in ölümünden sonra yerine geçen yedi yaşındaki Mehmet Bey'i Kadı Burhaneddin saltanatından uzaklaştırarak Sivas'ta kendi devletini kurmuştur. Bu arada Kadı Burhaneddin Sivas'ı onarmak için birçok çaba göstermiştir.
Surların etrafında hendekler kazdırılmış, kaleleri tamir ettirmiş ama Akkoyunlu aşireti reisi Kara Osman'la yaptığı muharebe sonunda katledilmiş yerine oğlu Alaattin geçmiştir.
Bu sırada Timurlenk Anadolu'ya akınlar yapmıştır. Yıldırım Beyazıt Amasya'yı almış Sivas'a yaklaşmış, güneyde Karamanlıların baskısına dayanamayan Alaattin, şehri Osmanlılara teslim etmiştir.
Bir davetle Sivas'ı teslim alan Beyazıt, şehri en büyük şehzadesi Emir Süleyman'a vermiştir. Sivas Osmanlıların eline geçtikten bir yıl sonra 1400 yılında Timur'un istilasına uğramış, bir süre sonra tekrar Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.
Sivas Osmanlı İmparatorluğunda eyalet merkezi haline getirilerek Amasya, Çorum, Tokat kısmi olarak Malatya ve Kayseri illeri Sivas'a bağlı birer sancak olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde belirtildiği gibi Sivas zamanının en önemli eyaletlerinden biridir (40 ilkokul, 1000 dükkan, 18 han, 40 kadar çeşmesi olduğundan bahsedilir.
Sivas'a birçok vali atanmış, bunlar içinde belki de ismi hiç unutulmayacak olan Halil Rıfat Paşanın yaptırdığı birçok yollar, köprüler, hanlar ve konaklar halen halkımızın hizmetindedir. Tarihin kaydedildiği zamandan beri önemli bir yerleşim merkezi olan Sivas, asırlar boyunca önemini korumuş ve özellikle Milli Mücadele yıllarında milli mücadeleye başlangıç olması ona tarihin en kıymetli değerini vermiştir.
MİLLÎ MÜCADELEDE SİVAS
Sivas Kongresi Niçin Toplandı?
Kasım 1914'de girdiğimiz Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıktık. Savaş sona erdiğinde milyonlarca kilometrekare toprağı ve yüzbinlerce insanımızı kaybetmiş olarak Anadolu topraklarına çekildik. Türkleri, Anadolu'dan da atma projesi devreye sokuldu. Mondros Ateşkesinin uygulamaya konulması sonucu Musul, İstanbul, Boğazlar, Doğu Trakya, İskenderun, Maraş, Urfa, Antep, Batum, Adana, Antalya, Kuşadası ..vd. Anlaşma( İtilaf) devletleri'nin işgaline uğradı. Anadolu içlerine ve kıyılarına askerî birlikler çıkardılar.
Ermeni ve Rum azınlık, işgal ordularını çoşku ile karşıladıkları gibi ülkenin çeşitli yörelerinde taşkınlıklarını, katliamlarını sürdürdü. Paris Barış Konferansı kararı gereğince Yunanlıların İzmir'i işgali, bardağı taşıran son damla oldu.
Henüz Balkan ve Birinci Dünya Savaşı yaralarını sarmadan Anadolu topraklarının da işgale uğraması, Türk halkını karamsarlığa düşürdü. İşgaller ve azınlıkların tutumu karşısında, ülke yöneticileri siyaset yoluyla sorunu aşacaklarını düşünürken, aydınlar arasında Amerikan, İngiliz, Fransız ‘manda' eğilimleri baş gösterdi.
Manda düşüncesini savunanlara göre: “ Alman desteği altında Anlaşma devletlerine yenilen Osmanlı Devleti, bu güçlü devletlere karşı tek başına bir mücadele yürütemezdi ”. Mevcut durum karşısında ulusa olan güven duygusunu yitirenler: “ işgallere karşı direniş, yeni işgallere yol açar ” diye düşünüyorlardı. Ulusal tepki ve direnişler İstanbul basınında eleştirilmekte, İstanbul Hükümeti tarafından ise şiddetle uyarılmaktaydı.
Atatürk, bu durum karşısında Türk ulusuna duyduğu güvenle: “ Memleketi bu müthiş badireden kurtarmak için yalnız bir kuvvetin temini lazımdır: milletin birliği ” diyerek, bağımsızlık yolunda ilk yöntemi açıklıyordu. Birliği sağlamanın yolu ise ulusal bir kongreden geçiyordu. Ulusun temsilcileri bir araya gelecek ve ülkenin içinde bulunduğu duruma bir çözüm getirecekti. Bu çözümün kararları Sivas Kongresi'nde (4-11 Eylül 1919) alınacaktır.
Sivas Kongresi Nerede Kararlaştırıldı?
9. Ordu Müfettişi olarak, asayişi düzeltmek göreviyle Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa Ali Fuat (Cebesoy), Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) ile Amasya'da buluştu. Amasya Genelgesi için Kazım Karabekir Paşa ve diğer ilgililerin onayı alındı. 21 / 22 Haziran 1919'da yayımlanan genelge, illerin askerî ve mülkî yöneticilerine telgrafla, İstanbul'daki bazı devlet adamları ve komutanlara ise özel mektup ekinde ulaştırıldı.
Amasya Genelgesi “ Vatanın Bütünlüğü Milletin Bağımsızlığı Tehlikededir ” uyarısı ile başlıyor ve “ Milletin Bağımsızlığını Yine Milletin Azim ve Kararı Kurtaracaktır ” çözüm önerisi ile sürüyordu.
Sivas Kongresi kararı, genelgede şöyle belirtiliyordu: “ Milletin istiklâlini kurtarmak için, her türlü tesir ve baskıdan uzak bir millî heyetin kurulması gerekmektedir. Bunun için yazışmalar sonunda, Anadolu'nun en güvenilir yeri Sivas'ta Millî Kongre'nin toplanması kararlaştırılmıştır. Fırka (parti) anlaşmazlıkları gözetilmeden her sancaktan, halkın güvenini kazanmış üç murahhasın (delegenin ), mümkün olan çabuklukla yola çıkarılması gerekir. Her ihtimale karşı bunun bir ‘millî sır' olarak tutulması ve gereken yerlerde yolculuğun değişik adla ve kılıkla yapılması lâzımdır.
Müdafaai Hukukı Millîye Cemiyetleri ve Belediye Başkanlıklarınca murahhasların seçilmesi ve yola çıkarılması hakkında, vatanseverlikle yardımcı olmanızı; ve onların adlarıyla yolculuk tarihlerinin telgrafla bildirilmesini istirham eylerim .”
Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta ( 27 Haziran 1919)
Erzurum Kongresi'ne katılmak üzere Erzurum'a gitmekte olan Mustafa Kemal Paşa, 27 Haziran 1919 günü Sivas'a geldi. Israrla İstanbul'a çağırıldığı, emirlerinin dinlenilmemesi için genelgeler yayımlandığı, tutuklama söylentilerinin dolaştığı bir sırada geldiği Sivas'ta halk ve askerler tarafından çoşkuyla karşılandı. O anı kendisi Nutuk'ta şöyle anlatır:
“ Sivas şehrine girerken, caddenin iki tarafı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askeri birlikler tören düzenini almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım... Bu manzara, Sivas'ın saygıdeğer halkının ve Sivas'ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne kadar bağlı ve sevgi ile dolu olduğunu gösteren canlı bir tanık idi.. ”
27 Haziran günü Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticilerine şu direktifleri verdi: “ Halkın çoğunluğunu, özellikle okumuş ve genç unsurları amaç etrafında toplayınız. fiili direnişe hazırlanın. Olumsuz propaganda ve akımlara karşı önlemler alın. Kolordu Komutanı ve Kurmay Başkanı ile çok sıkı ve sürekli ilişki içinde bulununuz, onların şifresi ile önemli konular ve durumlar hakkında bilgi alış verişi yapın. Vali ile de iyi ilişkileri geliştirerek iki merkezin vilayete yapacağı duyurulardan bilgi sahibi olunuz. Sivas merkezinden Erzurum Kongresi için iki delege seçerek derhal yola çıkarınız ”
Bu direktifler, Sivaslı vatanseverler üzerinde kıvılcım etkisi yaptı. Ulusal mücadele yolundaki çabalarını artırdılar. M. Kemal, 28 Haziran sabahı, Ramazan Bayramının birinci günü, erkenden Erzurum'a doğru yola çıktı.
Sivaslılar Mustafa Kemal Paşayı Karşılıyor ( 2 Eylül 1919)
Ermeni tehdidine karşı Doğu illerinin birliğini sağlamak amacıyla toplanan Erzurum Kongresi amacına ulaşmış, Kongreye başkanlık eden ve yönlendiren Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki arkadaşları ve üç Temsil Kurulu üyesiyle birlikte Sivas yolundadır.
2 Eylül günü Sivas, tarihinin en mutlu günlerinden birine uyanır. Sivas halkı, Erzincan yönüne doğru, erken saatlerde akın etmeye başlar. Atlı – yaya yola çıkanlar Kılavuz tepesinde toplanır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını getiren otomobillerin Seyfebeli'nden görülmesi ile Sivaslıları büyük bir sevinç dalgası kaplar. Halkın büyük sevgi gösterisinden sonra güneş batarken hep birlikte şehre girilir. Karşılamaya çıkamayanlar caddenin iki yanını doldurmuş, alkış tufanı arasında Mustafa Kemal Paşayı selamlar.
Sivaslılar, misafirleri için Mekteb-i Sultanî'yi (Kongre Binası-Lise) hazırlamışlardı. Akşam onurlarına yemek verilir. Dinlenmeye çekilirler.
Sivas Kongresi'nde Sivas Delegesi Var mıydı?
Sivas Vilayeti, ‘Altı Doğu İli”nden biri olması nedeniyle Erzurum Kongresi'nde temsil edildi. Erzurum Kongresi'ne katılan 13 delegeden ikisi Sivas Merkez Sancağı'nı temsilen Erzuruma gitti. Erzurum Kongresi sonunda dokuz kişilik Temsil Kurulu belirlendi. Sivas (merkez) delegeleri, Mustafa Kemal Paşanın bütün ısrarlarına rağmen Temsil Kurulu'nda görev almadı. Bunun üzerine, Sivas Vilayeti adına Temsil Kurulu'na Bekir Sami (Kunduk) ve Rauf (Orbay) Beyler seçildi.
Erzurum Kongresi'ne katılan yaklaşık 56 delege, Sivas Kongresi'ne katılmak için memleketlerinden yetki almamışlardı. Ayrıca bu delegeleri Sivas Kongresi'ne getirmek pratik olarak da mümkün değildi. Bu durum karşısında, Temsil Kurulu üyelerinin, Doğu illerini ve Trabzon vilayetini temsilen Sivas Kongresi'ne katılması kararlaştırıldı. Bu nedenle, Sivas Kongresi'nde - Temsil Kurulu üyeleri dışında - Doğu illerinden ve Trabzon'dan delege yer almamıştır.
Böylece, Bekir Sami (Kunduk) ve Rauf (Orbay) Bey, Sivas Vilayeti kontenjanından seçildikleri Temsil Kurulu Üyeliği ile hem doğu illerinin, hem de dolayısıyla Sivas'ın temsilcisi olarak Sivas Kongresi'nde yer almışlardır.
|
|
|
|
|
|
ANADOLU GERÇEĞİ
Yalın ayaklarınla koştun mu tarla tarla
Duydun mu çıplak toprağın, çıplak insanın yasını
Ağlayan kadınlarla, ihtiyarlarla
Yaşadın mı bir yağmur duasını
Bozbulanık ırmaklarda çimdin mi
Kulak verdin mi yürekten kavala, saza
Bir ipek seccade üstünde gibi, huzurla
Durdun mu toprakta namaza ?
Bilir misin köylerde akşam olunca
Çekilir el ayak ortalıktan...
Bir hüzünlü ay doğar karanlığa sapsarı.
Başlar bir ağıt gibi sulardan, kapılardan
Kurbağa feryatları, köpek ulumaları...
Geceleri süt kokan, gübre kokan evleri
Topraktır hep damları, duvarı kerpiç...
Seferberlik yıllarını dinlerken ürpererek
Tandır başlarında uyudun mu hiç?
Kış günleri trenlerle geçtin mi uzak köylerden
Gördün mü dehşetini, tipinin karın...
Çektin mi hiç acısını istasyonlarda
Tandır ekmeği satan, yumurta satan
Yarı çıplak çocukların...
Kılığın kıyafetin sarmadı beni
Söylediğin türküler bizim türkümüz değil
Başka çeşmelerden doldurmuşsun tasını
Yüreğinde nakış yok, acı yok bizden
Bulutlar rahmetini kesmeden yavaş yavaş
İnsanlar selâmını esirgemeden
Savuş git içimizden...
YAVUZ BÜLENT BAKİLER
|
|
 |
June 12 ŞAMPİYON GALATASARAY
|
|
|
GALATASARAYIN KURULUŞ TARİHÇESİ
Galatasaray Spor Kulübü, Türk Spor Tarihi'ndeki öncü olma özelliğini hiç kuşkusuz içinden doğduğu ve gene öncü bir kurum olan Galatasaray Lisesi'nden (Mektebi Sultani) almıştır. Okul ile kulüp arasındaki koparılmaz bağ, yadsınamayacak bir gerçeklik ve övünç kaynağıdır.
Devlet adamı yetiştirmek amacıyla II. Beyazıt tarafından 1482'de kurulan mektep, adını kurulduğu bölgeden alır ve "Galata Sarayı" olarak anılmaya başlar. Okul modern konumuna 1 Eylül 1868'de Sultan Abdülaziz döneminde kavuşur. Okul' un yeniden yapılanmasıyla birlikte, Türkiye'de de gerçek anlamıyla ilk sportif çalışmalar başlamış olur ve okulda Beden Eğitimi dersi jimnastikçi 'Monsieur Curel' tarafından eğitim programına konur. Bu atılımlar gerçekten bir devrim niteliği taşımaktadırlar. Curel, modern aletler eşliğinde çalıştırdığı öğrencileri sportif açıdan geliştirirken, onlar için Kağıthane'de bir idman Bayramı düzenler. Yıl 1870'tir. Bu etkinlikte başarı gösteren sporcular değişik ödül ve madalyalar kazanır ve yarışmaların sonunda öğrencilere "kuzulu pilav" verilir. Bu da, sonraki yıllarda bir başka geleneğin başlangıcını oluşturur.
Curel'den sonra görevi devralan yabancı spor hocaları (M. Moiroux, Signor Martinetti, Stangali gibi), jimnastik ve atletizmin yanı sıra, değişik branşlara da eğilerek (yüzme, kürek, aletli jimnastik), bir ilki daha başlatmış olurlar. Bu çalışmaların ürünü çok geçmeden alınmaya başlanır ve adı Türk Spor Tarihi'ne altın harflerle yazılan Faik Üstünidman'ın yanı sıra, Binbaşı Mazhar Kazancı, Abdurrahman ve Ahmet Robenson kardeşler GSL'nde görev alıp, izcilik, tenis, hokey gibi spor dallarının öğrenciler arasında yaygınlaşmasını sağlarlar. Özellikle Üstünidman'ın ön ayak olmasıyla, öğrenciler futbolla tanışırlar. Ama oynanan futbol, bir kör dövüşünden farklı olmayan ve kural tanımayan bir koşuşturmayı andırmaktadır. Ama futbol GSL' nin Tören Kapısı'ndan adımını atmış ve tam bir salgına dönüşmüştür.
1901 yılında İstanbul'da yaşayan iki İngiliz, James Lafontaine ve Horace Armitage, Rum ve İngiliz oyunculardan oluşan Kadıköy Futbol Kulübü'nü kurmuşlar ama 1903'te takımdaki İngilizler bir anlaşmazlık sonucu ayrılarak Moda Kulübü'nü oluşturmuşlardır. 1904 yılında ise bu kulüpler, Imogen, Elpis, Strugglers takımlarıyla anlaşarak, İstanbul Futbol Birliği'ni hayata geçirmişler ve bugünkü Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın yerinde bulunan "Union Club-İttihat Spor" sahasında düzenli karşılaşmalar yapmaya başlamışlardır. Görüldüğü gibi bu takımlar yabancı ya da azınlık takımlarıdır. Türk olmayan ekiplerin gerçekleştirdikleri bu ilk futbol karşılaşmaları, GSL öğrencilerini hem ilgilendirir hem de çok üzer. Artık onların amacı, kendi futbol kulüplerini kurmak, ölesiye sevdikleri bu oyunun kurallarını "hatmetmek" ve yabancılarla boy ölçüşmektir.
Türk olmayan takımları yenmek
Galatasaray Spor Kulübü'nün kurucusu Ali Sami Yen, "Ellinci Yıl" kitabında kuruluş öyküsünü şöyle anlatır: "1 Teşrin 1905'te mektebin beşinci sınıfında edebiyat muallimimiz merhum Mehmet Ata beyin dersi esnasında birkaç arkadaş baş başa vererek Galatasaray'da bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. İlk müteşebbisler oyuna ve mücadeleye meyyal arkadaşlardan Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver, Kamil...gibi gençlerdi. Mektepde tahsilde bulunan Bulgar ve Sırp talebesinden çevik ve kuvvetli olanlar da bize iltihak etmişlerdi. Asım'ı muhasebeciliğe, Cevdet'i ikinci reisliğe seçmiş, kendim de Reis olmuştum. Asım her hafta arkadaşlardan birer kuruş toplamakda mahir olduğu için kendisini muhasebeci yapmıştık. Ben Reisliği topu yağlayıp şişirmekle almıştım. Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu. Mektebe gelirken, domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar, bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. Yani o zaman Reisliğe ve diğer vazifelere payeyi, en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci Reisliği formaları yıkadığı için almıştı.
"Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek."
Kulübün adının Gloria (Zafer) ya da Audace (Cesaret) konulması yolunda görüşler ortaya atılmışsa da, sonuçta Galatasaray olmasında anlaşmaya varılmıştır. Araştırmacı Cem Atabeyoğlu, Galatasaray adının, bu takımın yaptığı ilk maçta Rum ekibini 2-0 yenerken, seyircilerin onlardan "Galata Sarayı efendileri"diye söz etmelerinden doğduğunu yazar. Bunun üzerine kurucular da ismi benimserler ve "Adımız Galata Sarayı olsun" derler.
Kurucu Listeler
1905'ten 1919'a kadar Galatasaray Spor Kulübü'ne Başkanlık yapan, mektebin 889 numaralı öğrencisi Ali Sami Yen, inci gibi elyazısıyla tuttuğu Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü ıhsaiyet Defteri'nin (Sayım-İstatistik Defteri) 181 ve 182. sayfalarında kurucu 13 üyeyi şöyle sıralar: 1-Ali Sami Yen; 2-Asım Sonumut; 3-Emin Bülend Serdaroğlu; 4-Celal İbrahim; 5-B. Nikolof; 6-Milo Bakiş; 7-Pol Bakiş; 8-Bekir Sıtkı Bircan; 9-Tahsin Nahit; 10-Reşat Şirvanizade; 11-Hüseyin Hüsnü; 12-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu; 13-Abidin Daver.
1905'te Osmanlı İmparatorluğu'nda bir dernekler yasası bulunmadığından, Galatasaray Spor Kulübü yasal olarak tescil edilme olanağını bulamamıştır. 1912 yılında Cemiyetler Kanunu çıkarıldıktan sonra, kulüp yasal bir kimlik kazandı. Yetkili makamlara kulüplerin tüzükleriyle birlikte, kurucu üyelerin ad ve adreslerinin de bildirilmesi zorunlu tutulduğundan, istifa eden ya da eğitimlerini tamamlayarak ülkelerine dönen üyeler ilk listeden çıkarılmış ve 1 Eylül 1913'te kurucu liste yeniden düzenlenmiştir. Kurucu üyelerin yeni sıralaması şöyle gerçekleşmiştir: 1-Ali Sami Yen; 2-Asım Sonumut; 3-Emin Bülend Serdaroğlu; 4-Celal İbrahim; 5-Bekir Sıtkı Bircan; 6-Reşat Şirvanizade; 7-Refik Cevdet Kalpakçıoğlu; 8-Abidin Daver.
Renklerin öyküsü
Galatasaray Spor Kulübü'nün ilk renkleri kırmızı-beyaz'dır. Bayrağımızın renklerinden esinlenerek seçilen bu renkler, dönemin baskıcı ve paranoyak yönetimi tarafından kuşkuyla karşılanmış ve futbolcular sıkı bir takibe alınmışlardır. Bu nedenle, sarı-siyah renkler gündeme gelmiş ama bunlar da kalıcı olmamış ve Galatasaray bugünkü renklerine kavuşmuştur. Bu renklerin öyküsünü Ali Sami Yen'den dinleyelim: "Birçok yerleri dolaştıktan sonra, nihayet Bahçekapı'daki Şişman Yanko'nun dükkanına gidilerek orada zarif iki yünlü kumaşa tesadüf ettik. Biri, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı, öteki de, içinde turuncudan iz taşıyan tok bir sarı. Tezgahtar, mahirane bir el hareketi ile kumaşların dalgalarını birleştirdi. Bir saka kuşunun başı ile kanadının yarattığı renk güzelliğine benzer bir parlaklık hasıl oldu. Ateşin içindeki renk oyunlarını görür gibi olmuştuk. Sarı-Kırmızı alevinin takımımız üstünde parıldamasını tasavvur ediyor ve bizi derhal galibiyetten galibiyete götüreceğini tahayyül ediyorduk. Nitekim de öyle oldu." Buna karşılık kuruculardan Bekir Sıtkı, söz konusu renklerin Gül Baba'nın II.Beyazıt'a verdiği sarı ve kırmızı güllerden esinlendiğini ileri sürer.
Galatasaray Dergisi`ne bize sağladıkları içerik için teşekkür ederiz.
|
|
|
|
|
|
UEFA Kupası Galatasaray’ın
Galatasaray UEFA Kupası Şampiyonu olarak 77 yıllık Türk Futbol Tarihi’nde yepyeni, pırıl pırıl bir sayfa açtı. İngiltere’nin deneyimli ekibi Arsenal’i penaltılarla 4-1 yenen Galatasaray, Avrupa Kıtası’nın iki kupasından birini müzesine taşıyıp Türkiye’nin futboldaki gururu oldu. Arsenal önünde Hagi’nin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kalan Sarı-Kırmızılılar, penaltılarla zafere ulaştı.
Gerçekten de Galatasaray ile Arsenal buraya hak ederek gelmişler. Herkes Yıldızlar topluluğu Arsenal karşısında Galatasaray’ın alanına çekileceğini düşünüyordu. Ancak oyun başlayınca tersi oldu. Gol arayan taraf Türkiye’nin başarılı temsilcisi Galatasaray’dı. İngiliz ekibi Arsenal, karşısında ne olursa olsun gol diyen bir takım bulunca, kontrollü oynamak zorunda kaldı. Arsenal, Galatasaray’ın orta alanından gelen akınlar karşısında vakit kaybetmeksizin dörtlü defans ve dörtlü orta sahaya dönmek zorunda kaldı. Maçın ilk tehlikeli atağının yaratıcısı Arif’ti. Yine ilk korneri Galatasaray kullandı. Arsenal ise Taffarel’in kalesini, 10.dakikada Henry ile yokladı. Bundan sonra sahada amansız bir taktik savaşı izlendi. 15.dakika dolarken Hagi’nin pasına Arif’in şutu vardı. Parken Stadı’ndaki onbinler ayağa kalktı.
34.dakikada Overmars’ın köşeye giden topunu Taffarel güçlükle kornere atarken, ilk yarının tartışmasız en önemli fırsatını 42. dakikada Arif yakaladı. Hakan Şükür’ün Ümit’e, Ümit’in de Arif’e uzattığı topu önünde bulan deneyimli oyuncu, zor olanı yaptı ve topu auta gönderdi.
İkinci yarıda görüntü değişmedi, gol arayan, koşan yine Galatasaray olunca, Arsenal umudunu ani kontrataklara bağladı. Bu bölümün ilk tehlikeli atağında Okan-Hakan Şükür paslaşması, Galatasaray’ı bir kez daha golle burun buruna getirdi. Seaman’la karşı karşıya kalan Hakan, topu çerçeveye gönderdi, ancak yan direk sarı-kırmızılıların kupayı tutmasına izin vermedi.
Maçın sonu yaklaştıkça, iki takımında gol isteği üst düzeye çıktı. Ümit, Okan ve Hakan Şükür, yakaladıkları fırsatları değerlendiremediler. Arsenal ise, Overmars ve sonradan oyuna giren Kanu ile gol aradı. 90 dakikanın son şansı yine Galatasaray’a geldi. Hagi’nin düşürülümesiyle kazanılan frikiği Hakan Şükür kullandı. Ancak top yan direği sıyırıp auta gidince karşılaşma uzatmaya kaldı.
Uzatmanın ilk bölümünde Galatasaray, sahanın en deneyimli isimlerinden Hagi’nin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi kaldı. Fatih Terim zorunlu değişikliğe gitti ve yorulan Suat’ın yerine Ahmet, fırsatları cömertçe harcayan Arif’in yerine Hasan Şaş sahaya dahil oldu. Her iki ekibin futbolcuları yorulsa da başa baş mücadele sürdü. Maçın ilk uzatma bölümü de golsüz geçildi. Rakibinin bir kişi eksik kalmasından yararlanmak isteyen Arsenal, atağı daha çok düşündü. Ancak iyi kapanan Sarı-Kırmızılı takım, eksik oynamasına karşın 120 dakikayı yenilmeden bitirdi. Heyecan doruk noktadaydı. Penaltı atışlarında hata yapan kupayı kaybedecekti. Hatayı Arsena | |